Bölümler | Kategoriler | Konular | Üye Girişi | İletişim


Vahdet-i Vücûd düğümünde Evliyâ müdâfası...

Allah, bütün yaratıklar üzerinde mutlak güç, kudret ve hakim olmasına karşılık, yaratıklar ise (özellikle de insan) varoluş şartlan gereği varlıklarının dayanağı ve sebebi olan Allah'a ibadet etmeleri gerekir. Diğer bir ifadeyle, Allah ile yaratıklar arasındaki tek ilişki, Rabb-Kul ilşkisidir. İnsanın Allah'a ibadetinin esasını ve asıl biçimini ise Fena ile ifade edilen özellikler oluşturur.

Burada önemli olan isim değil, o ismin ifade ettiği şartlardır. Buna göre Fenâ'nın temel üç özelliği vardır;
1-) Allah'tan başkasına ibadet/kulluk etmemek;
2-) Allah'tan başka hiç bir varlığı, Allah'a rağmen ölçü kabul etmemek;
3-) Allah'tan başka bütün varlıkların varlığının nedeninin Allah olduğunu bilmek.

Bunlar gerçekleştiği zaman kul, bütün sorumluluklarını, dolayısıyla Misak'ın şartlarını gerçekleştirmiş olur. Bu ise Rızaullah'a nail olmaktan başka bir sonuca neden olmaz.

Dinin özellikle ibadetle ilgili esaslarında sınırları zorlayarak fazla sorumluluklar üstlenme eğilimine girmiş olan zâhidler, iç ve dış etkilerin sonucunda zamanla inanç ve düşün çelerde de farklı özelliklere sahip olmaya başlarlar. Zaten bu safha, tasavvufun oluşum aşamasını oluşturur. Bu süreçte önemli bir değişiklik (bozulma) Fena inancında görülür. Bu değişiklik zamanla artarak ve genişleyerek, sonuçta Allah-Kul, Yaratan-Yaratılmış ayrımının kaybedildiği bir noktaya ulaşır, işte Mekke müşriklerinde dahi bulunmayan yanlışlık buradadır. Ve bu yanlışlığın mensup ve taraftarları "Müslüman" sıfatına sahip bazı insanlar olmuştur.

İlk dönem sûfileri (H.2./M.8.yüzyıl) Allah'a hakkıyla kulluk edebilmek için, kişinin kendisinden geçmesi (Fena olması) inancını oluştururlar. Bu genel hatlarıyla ve büyük oranda doğru temeller üzerinde yer alan bir inanç ve kanaat olur. Buna göre kişi, Allah'tan başka her şeyden geçmeli ve sadece Allah'a yönelmeli, böylelikle kulluğun gerçek şuuruna erebilmelidir.

Ancak kişinin kendisinden geçmesi inancı, bir ileri safhada kendisinden geçilen mevcudun ne olduğu problemini gündeme getirir. Probleme göre, kendinden geçmenin (Fena olmanın) gereği olan Fenâfillâh Allah'ta yok olma hali gerçekleşince, yani Allah'tan başka hiç bir şeyi görmeme, bilmeme, duymama hali gerçekleşince, kendisinden geçilenler (Vûcudlar, Allah'tan gayrı herşey) ne olmuştur?

Bu, çözülmesi gereken önemli bir konu olarak gündemi oluşturur. Buna bağlı olarakta, Fena gerçekleştiği zaman, bunun tamamıyla Allah'ın rıza ve takdirine uygun yaşamak, davranmak anlamına mı geldiği, yoksa Allah-Kul ayrımını kaldırıp "Bir" olmak anlamına mı geldiği konusu, üzerinde sıklıkla düşünülen husus olur. Bazılarını tahmin ede-bilsek dahi, tam olarak bilemediğimiz bazı sebeplerden dolayı, söz konusu problemin odaklaştığı yukarıdaki soruya Bekâ-billah (Allah'la bakî olmak) biçiminde cevap verilir ve bu cevap çoğu sûfî tarafından kolaylıkla kabul edilir.


Müddei Allah'ın, kulları üzerinde mutlak otorite sâhibi olduğunu, hayâline nakşettiği bilgiler ile ifâde ediyor. Mutlak otoritenin kullar üzerinde nasıl hükümrân olduğuna dâir bir idrâk ve irfânı olmadığı hâlde, hayâlî bir iddiada bulunuyor, bu iddia doğru olduğu hâlde, mutlak otoritenin ne olduğunu anlamamış olan müddeinin, doğru da söylese kendi cihetinden iddiası bâtıldır. Bu durum, münâfıkların Efendimize (s.a.v) gelip, peygamberliğini tasdîk etmeleri hadisesine benziyor. Efendimiz (s.a.v) şüphesiz Allah'ın peygamberidir. Lâkin münâfıklar yalan söylüyorlar... Yeryüzünde İslâm şeîatına ya'nî Allah'ın hoşnutluğuna aykırı sayısız zulümler ve cinâyetler işlenirken, Allah'ın isimlerinin muhtevâsına dâir bilgileri bile inkâr eden birisinin, Mutlak otoritenin bu şartlar altında nasıl hükümrân olduğunu idrâk etmesi imkânsız olduğundan. Müddeinin,Allah Kâinâtta mutlak otorite sâhibidir derken yalancı veyâ taklitçidir.

Altından bakıyorum üstünden bakıyorum, neye i'tirâz ettiğini anlamaya çalışıyorum. Mes'eleyi hiç anlamadığı hâlde, meseleyi bulanık gördüğü hâlde, müddei kendisini i'tirâz etmeye mecbûr hisseder bir vaziyette... Fenâ kavramına doğru anlamlar yüklendiğinde İslâma mutâbık olduğunu ifâde ediyor. Üç madde sıralıyor. Bu noktada biz de müddei ile mutabıkız. Sıraladığı maddelerde mutabıkız.

Müddeinin Evliyâullaha i'tirâzı noktasında, yazıdan şu sonuçları çıkarabildim.

İDDİA: Allah ile kul arasındaki tek ilşki Rabb kul ilişkisidir. Sufîler, fenâ bağlamında Rabb-kul ilişkisinin sıhhatini kaybetmektedirler.Fenâ yolu ile Allah’tan başka her şeyden geçildiği zamân Allah’tan başka olan her şey (masivâ, âlem veyâ insân) nasıl tanrı oluyor, sufî Allah ile nasıl bâki oluyor.

Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şühud:

Vahdet-i vücûd:Vücûdun birliği, varlıkların bir ve tek olduğu kanaati, varlıkları bir bilme düşüncesidir. Diğer bir ifadeyle, varlıkların tek olduğuna, her şeyin ‘tek olan Allâh’ın tecellîleri ve görünüşleri olduğuna inanma temeline dayanan yanlış bir tasavvufî anlayıştır. Buna tasavvufta vahdet-i vücûd yolu denir.

Vahdet-i şuhûd:Her şeyi bir görme hali geçicidir; sâlik, birlik’in varlıkta ve bilgide değil görmede olduğunu sür’atle kavrar. Aynen güneşli bir günde gökteki yıldızların yok olmadığı, ancak Güneşin ışığından dolayı görülemediği, oysa Güneş batıp akşam olunca hepsinin ortaya çıktığı gibi sâlik de, o merhaleyi aşıp manevi sarhoşluktan ayılınca, hâşâ her şeyi Hak olarak görmekten kurtulur. Gerçek varlığın bir tek Allah Teâlâ’ya ait olup O'ndan başka hiçbir şeyin hakiki bir varlığa sahip bulunmadığını, her şeyin mahluk olduğunu Hâlık olamayacağını anlar, Yaratan’la yaratılanları birbirine karıştırmaz.

İmam Rabbani H.z` nin Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şühud anlayışı:

İmam-ı Rabbanî'nin en önemli özelliklerinden biri de genellikle "Vahdet-i vücüd" denilen "Panteizm" ile karıştırılan vahdet-i vücudu "Vahdet-i şühüd" adıyla daha anlaşılabilir hale getirmesidir.

Vahdet-i vücud'daki "Herşey O'dur" anlayışına, "Herşey O'ndandır" şeklinde anlayan, Hakk ile halkın ayrı ayrı varlığı bulunduğunu, ancak halkın vücudunun Hakk'ın varlığına göre gölge mesabesinde olduğu görüşünü benimsemiştir. "Eşya'da Hakk'ı görme" şeklinde ifade edilen vahdet-i şühud bir bakıma vahdet-i vücudun ileri derecesi olarak görülmesidir.

Arkadaşım, yukarıdaki kırmızı renkli yazılar, sistemli ve teşkilâtlı olarak tasavvuf ve evliyâ düşmânlığı yapan, kitapları ve siteleri olan ve kendilerini tevhîd ehli olarak pazarlayan bir vakfın iddialarıdır. Altı çizili kısımlar o iddiaların anlaşılır özetleridir.

İddialarla alâkalı bir cevabınız varsa katkınız olabilecekse lütfen yapınız. İddiacının lehinde düşünen arkadaşlarda elbette katkı verebilirler. Bu arkadaşlar da bu konudaki i'tirazlara (iddialara) genişlik kazandırarak katkı yapabilirler.

Öyle bir yazı yapıştırmışsın ki, Vahdet-i şühûd vahdet-i vücûddan çok âlâdır nokta demişsin... Şimdiye kadar yapılan i'tirâzlara ve bundan sonra gelecek birçok i'tirâzlara, savunduğun "vahdet-i şuhud" irfânı perspektifinden Allah rızâsı için bir cevap verebilir misin? Elbette veremessin... Veremessin çünkü, ba'zı mes'elelerde i'tirazcılarla aynı fikirleri paylaşmak gafletinde kesişebilirsiniz.

Aslında sizin iddianız da şu: Tasavvuf karşıtları da yanlış yolda, vahdet-i vücûd ehli de yanlış yolda (ya da noksân)... Vahdet-i şuhûd perspektifinden bakanlar doğru yolda... Bu iddiayı nefsânî olarak dile getirirsiniz fakat aslâ bu iddianın içini dolduramazsınız. Vahdet-i vücûd irfânının tek bir tuğlasını dahî düşüremezsiniz...

Hayâlî bir kavram olarak vahdet-i şuhûd görüşünü, benimseyen çağdaş müslümânlar, vahdet-i vücûdu bilmedikleri gibi vahdet-i şuhûdunda ne olduğunu tâmm anlamış değillerdir. Bu noktada bir muhterem hazrete (İmâm-ı Rabbânî hazretlerine) dayanmaktadırlar. Bir de İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin kötü bir taklidçisi olan Said Nûrsî'ye... yukarılarda da belirttiğimiz gibi istisnâsız bütün veliyyler vahdet-i vücûd mezheplidir. Ya'nî vahdet-i vücûdun en üstün bir mezhep olduğunu telakkî edenlerin pek azametli sayısız dayanakları vardır.

Bu dayanak noktasında Said Nûrsî kâle bile alınmaz, bu mes'elelerden gerçekten bîhaber ve Evliyânın ilminden çok uzaktadır. Lâkin İmâm-ı Rabbânî hazretleri aslâ böyle değildir. Onu es geçemeyiz. Onun varlıkta farklı bir mertebesi ve işlevi vardır. Kısaca yazıyorum, bu hazret sıladır, mübârek varlığı köprü işlevi görür. Zâhir ehliyle Bâtın ehli arasında bir köprüdür. Zâhir ve bâtın ehlini ifrât ve tefrîtten muhafaza eder. Kendisinde velâyet kemâlâtı değil nübüvvet kemâlâtı baskındır. Dikkat edin kısa yazıyorum siz iyice teemmül edin; Hazretin Velâyet kemâlâtından çok nübüvvet kemâlâtında ihtisâslaşması. Hızır-Mûsâ ayırımında onu Musâ'nın tarafına yaklaştırmaktadır.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri, köprü olma işlemi ile muazzam fonksiyonunu icrâ ettikten ve ümmetin sapıtmasına engel olma işlevini yerine getirdikten sonra geldiği nihâyî netîce şudur:

Hazret 499. mektupta şöyle buyurur: "Şaşılacak iştir ki, Şeyh bu kıy-l ü kâl ile, bu şathiyat sözleri ile nazarda makbûllerden zâhir olur; evliyâ-i mükerremin arasında müşâhede edilir."

Ya'ni Muhyiddin Arabî hazretleri aklen ve zâhiren yanlış yolda gözüksede keşfen, kalp gözüyle makbuller (mukarrebler, veliyyler) arasında gözükür. Bu telâkkî Aynen Hz. Mûsâ'nın Hızır'ı telâkkîsine benzer. hz. Mûsâ küllî fazîlet cihetiyle daha efdâl olmasına rağmen, Hz. Hızır'ın velâyet kemâlâtına dâir ilmi husûsunda bir irfânı yoktur. Hz. Mûsâ'nın nübüvvet kemâlâtı içinde olması, bir peygamber olduğu için beşeriyet içinde olmaya mecbûr olması, Hızırı anlamasına perde olmuştur.

Çok kısa bir sonuç olarak,
İmâm-ı Rabbânî hazretlerindeki nübüvvet kemâlâtı cihetinde Allah'a yakınlığın bereketiyle, Muhyiddîn Arabî hazretlerinin bir veliyy olduğu İmâm'a bildiriliyor ve keşfettiriliyorsa. Muhyiddîn Arabî hazretlerinin şathiyat zannedilen sözlerinin gerçekte şathiyat olmadığı, algı kusurundan böyle zannedildiği ortaya çıkar. Nitekim Hızır âleyhisselâmın durumu da aynı mikyâs üzredir.

"Vahdet-i Vücûd'a Dair En Kat'î Hüküm"

Essalamu Aleykum

“Vahdet-i vücûd” vücûdun birliği, varlıkların bir ve tek olduğu kanaati, varlıkları bir bilme düşüncesidir. Diğer bir ifadeyle, varlıkların tek olduğuna, her şeyin ‘tek olan Allâh’ın tecellîleri ve görünüşleri olduğuna inanma temeline dayanan yanlış bir tasavvufî anlayıştır. Buna tasavvufta vahdet-i vücûd yolu denir.

Vahdet-i şuhûd yolunda ise, her şeyi bir görme hali geçicidir; sâlik, birlik’in varlıkta ve bilgide değil görmede olduğunu sür’atle kavrar. Aynen güneşli bir günde gökteki yıldızların yok olmadığı, ancak Güneşin ışığından dolayı görülemediği, oysa Güneş batıp akşam olunca hepsinin ortaya çıktığı gibi sâlik de, o merhaleyi aşıp manevi sarhoşluktan ayılınca, hâşâ her şeyi Hak olarak görmekten kurtulur. Gerçek varlığın bir tek Allah Teâlâ’ya ait olup O'ndan başka hiçbir şeyin hakiki bir varlığa sahip bulunmadığını, her şeyin mahluk olduğunu Hâlık olamayacağını anlar, Yaratan’la yaratılanları birbirine karıştırmaz.

***

Süleyman Hilmi Silistrevî (k.s.) hazretleri Mektuplar’ında, “Vahdet-i Vücûd'a Dair En Kat’î Hüküm” başlığı altında bu mevzuyu, en açık ve en doğru şekliyle şöyle anlatmaktadırlar (Mevzu asıl itibariyle nazik ve ağır olduğu için, haliyle üslûb da ağır. Pek çok kelime ve kavram Arapça, terkipler de Farsça. Bununla birlikte üslûba dokunmadan, bazen parantez kullanarak ve olabildiğince kısaltarak nakletmeye çalışacağız. Tasavvufla alakası olanlar anlamakta zaten güçlük çekmezler. Meseleye ilgi duyan diğer okuyucularımız da bir bilene sorup öğrenebilirler):

“Aşağıdaki şu cümleler, tam vahdet-i vücutçu sözleridir:

- Bir kimse hakkı Hak’ta aynı Hak’la görürse o kimse âriftir.

- Bir kimse hakkı Hak’ta ayn-ı halkla görürse o kimse âcizdir.

- Bir kimse hakkı ne Hak’ta, ne halkta göremez de, ölmesine ve sonra da ihyâ olacağına intizâr eder (ikinci ihyâda) Hakk’ı ayn-ı hakla görürse, o kimse gâfildir.

- Bir kimse Hakk’ı halkta, halkı Hak’ta görür, hukûk-ı Hakkı ve halkı edâ etmekle iştigâl eylerse, o kimse kâmildir.
***

Bilinmelidir ki, ben, bu cümlelerin mânâları ve tasavvufî îzahları üzerinde durmayacağım. Çünkü hem meşrebime muvâfık değil, hem de bu mevzû ile meşgul olmak hakikatte vakti boşa harcamaktır. Yalnız bu sözlerin menşei, zuhur mertebesi ve sebepleri hakkında izahatta bulunacağım. Bu da sizin ve bizim maksadımıza uygun düşecek, meselenin esaslarını tenvîre (aydınlatmaya) hizmet edecektir.

***

Büyük muhakkikler (hakikati araştırıp ortaya koyan âlimler) nezdinde vahdet-i vucûd ilim veya şuhûdunun menşei ve sebebi ifrat-ı muhabbettir, sekirdir (aşırı muhabbet ve manevi sarhoşluktur). İsim ve fenâ sıfatında fâni olmaktır. Velâyeti, velâyet-i kalbiye ve zilliyedir. Ona velâyet-i suğrâ da denir. Bu hâl, bu mertebede zuhûr eder. Fenâ’nın hakikatini de temin etmez. Cihet-i cezbede fenâ-yı zillî husûle getirir. Tevhîdi, tevhîd-i ef‘âldir. Fenâsı fenâ-yı ef‘âldir. Tecellîsi tecellî-yi ef‘âldir. Bu ahvâl, kemâl, tecellî ve tevhîdin sahibi; velâyet-i suğrâ mertebesinden yükselerek velâyet-i kübrâya çıkamaz. Tevhîd-i sıfât, tecellî-yi sıfât ve fenâ-yı sıfâta mazhar olamaz. Neticede vahdet-i şuhûda nâiliyet hâsıl etmezse, vahdet-i vücûda itikat ve şuhûd ve ilminden yakayı kurtaramaz. Fenâ’nın hakikatinden ve itmi’nândan bir nasîb alamaz. Hayatı kesintisiz olarak bu hâllerle geçer, Hak’la halkı fark ve temyîz edemez (ayırt edemez). Vücûd-i vâcib ile vücûd-i mümkini bir görmek hususunda eğer fark tanıyabilirse, bunu ıtlak ve takyîd olarak telakkî etmek, ona nisbî ve itibarî demek ibtilâsına tutulur.

***

Vahdet-i vücud itikadında olanlar, üç zümreye ayrılırlar

• Bunların biri, rûhunu velâyet-i suğrâya çıkaranlardır. Bu zümre hâl erbâbıdır. Şerîat-ı mutahhareye yapışıkdırlar. Fakat ictihadlarında, şuhûdlarında hakîkate isabet edememişlerdir. İsâbet edmemelerine asıl sebep muhabbet-i Hak olduğu için, hata eden müctehid gibidirler. Velâyet-i suğrâ erbâbındandırlar. Muhabbette fenâ ve sekrleri kendilerini mâzur kılacaktır. Mevlâ’nın lûtfuna nâil olacaklardır. İşte bunlar, yukarıda zikrolunan sözleri ve emsâlini söylerler.... [Ancak bu sözleri başkalarının söylemesi hâlinde hüküm değişir, tehlikeli bir vaziyet alır. Bunlardan son derce sakınmak lâzım. Bizim için münasip olan, onlara ait bu sözleri te’vil etmek, doğruya yormaktır. H. E.]

• İkinci Zümre: Bu zümre vahdet-i vücûd ulûm ve maârifi ile çok meşgul olarak meşreb-i tevhid-i vucûdiyi kendilerine mâl edenlerdir ki.... bunların ruhları mertebe-i zılliyete çıkmamış, velayet-i suğrâya dâhil olmamıştır. Bunlar kendilerini; rûhunu mertebe-i velâyet-i suğrâya çıkaran, hâl ve kemâl-i tevhîd-i vücûdî ile mütehakkak olanlardan addederler. Ve bu neş’e ile geçinmeye başlayıp kaal ve laklaka ile hayatlarını boşa harcayıp ömürlerini sülûkten, ruhlarını tasfiye ve nefislerini tezkiyeden mahrum eylerler....

• Üçüncü Zümre: Bu zümre ne birinci, ne de ikinci zümrenin ahvâl ve ef‘âliyle mutassıftır. Bunlar vahdet-i vücûd ulûm ve maârif-i hâliye ve keşfiye ve zevkıyesini taklid değil; kendi nefis ve hevâlarına göre te’vil ve tefsir ederek işi, vahdet-i vucud derecesine çıkarırlar. Bu suretle kendilerini teklîf-i İlâhî’nin hâricine çıkararak ibâhat ağlarına düşer, ilhad ve zındıkkıyet çukurlarına yuvarlanırlar. Mevlâ’nın emirlerine yapışmaz, nehiylerinden de kaçınmazlar. Bir taraftan her haltı yaparlar, diğer taraftan (kendilerini) zümre-i havâstan ve irfândan sayar ve gösterirler. İşte bunlar, bir takım ehl-i safvetin (tertemiz hâlis kulların) yolunu dürerler. İstidatlarını, itikatlarını mahvederler. Bir daha çıkamayacak surette Hâviye-i dalâle (ta cehennemin yedinci tabakasına) yuvarlanmalarına sebep olurlar. Bunlar birer câni, birer katil, birer kuttâ-i tarîk-ı hak ve hidâyetdir (Hak ve hidayet yolunu kesen câni katillerdir). Allah şerlerinden ümmet-i Muhammed’i muhafaza eylesin. Âmin. (Mektuplar, s. 102–106)

Özetle:Vahdeti Vücud gibi cetrefilli konulara dikkat cekmek yerine,

Ehli sünnet ulemasinin itikadi konulardaki kanaatlerine dikkatleri cekmek daha salim olur.

Essalamu Aleykum..

....

Önce bu yazının sâhibinden, daha sonra yöneticilerden ricâ ediyorum, Bu yazıyı bu sütûndan kaldırınız, başka bir sütûna taşıyınız...

Bu sütûnun içeriği ve hedefi bellidir. Defâlarca belirttim. Bu yazı bu sütûnu provake etmektedir.

Eğer bu yazı başka bir yere taşınmazsa cevap vermek zorunda kalacağım. Yazıya hakettiği cevâbı verirsem, stenin sınırları zorlanabilir,, Burada hangi cemâatin sözünün geçtiğini bilmiyorum, aidiyyetler ve mensûbiyyetler bu yazıya vereceğim cevabı kaldıramayabilirler.

Yazılarımın silinmesini istemiyorum, uzun süre açık kalmasını düşündüğüm bu sütunda, süleymaniye vakfına aid sitenin bütün iddialarına cevap vermek istiyorum. Lâkin bu yazı bu sütunda bırakılırsa İstemediğim halde zarûrî olarak hakettiği şekilde cevap vereceğim.

Hazırlığımı yaptım, yazdığım yazıları kopyaladım. Bu yazı dizisinin devâm etmesini istiyorsanız lütfen yazıyı bu sütundan kaldırınız... Haa sen cevabını ver kardeşim sen zâten kimseye hakaret etmezsin, korkma banlanmazsın ve aslâ yazıların silinmez diyorsanız da olur. Biraz vakit kaybı olur ama Belki daha hoş olur.

Karar sizin.

buyrun yazınız ...şunu bilinki hiç bir yazı silinmmez...taşındı haber verildi...az sabırlı olmanz gerekiyordu...

Azad rumuzlu saygıdeğer forum üyesi, lütfen "en kat'î hüküm" beyân eden yazınızı başka bir sütûna aktarır mısınız? Dilerseniz başka sütunda cevap vereyim, dilemezseniz vermeyeyim. Ama bu sütunda vahdet-i vücûd ehli evliyâyı âciz bırakamazsınız. Mecbûren burda cevap vermem gerekiyor. Ve cevap verirken kutsalllarınızı eleştirme noktasına gelirsem hoş olmaz. Belki banlanırım bunlara gerek yok.

Bu sütun Vahdet-i vücûd mu doğru vahdet-i şuhud mu doğru tartışmasının yeri değil. İsterseniz başka yerde tartışalım. Ben bu sütûnu Tasavvuf ve evliyâ düşmânlarına cevap vermeye tahsîs ettim. Sürekli istifâde edilen bir kaynak olsun diye. Yazınız gereksizdir, belki düşmanı güldürmektir. Yöneticiler taşımamakta haklılar. Sizin taşımanızı Bekliyorum kardeş.

Molla Cami sitesini gözden çıkarmıştım. Yazılarımı tekrar görmem inanın sürpriz oldu. Eşeğini çölde kaybedip tekrar bulan köylü gibi sevindim, Allah râzı olsun.

Azad Kardeş bekliyorum.

Sevgili İbrahimiÖmer kardeşim, düşünce açınızı takdir ettim. Fakat sundugunuz yazıların tamamamını incelemeye henüz vaktim olmadı.

Bizim www.zehirli.org sitemizde gerekli çalışmalarımız devam etmektedir. Molla cami içersinde bir kategori açıp mezhepsizleri burada toplamak yerine bağımsz bir siteden onlara cevap vermeyi daha uygun bulduk.

Kitap yazmak konusunda ise: tasavvuf düşmanlarına yüzlerce reddiye tarih boyunca yazıldı. Yeni kitaplar yazmak yerine bizler kaynak kitapları scanner ile tarayıp internet ortamına aktarılmasını istiyoruz. bunun için bir çok eseri de aktardık.

www.mollacami.com kitaplıgı
www.fatihcamii.net kitaplıgı bizim bu alandaki çalışmalarımızdan bir parçasıdır.

yani islami kitapları internete kazandırma projesi.

İslama bir açıdan saldırılmıyor. her yönden saldırı var. Kitap yazmak güzel bir fikir fakat pahalı ve masraflı bir yol. Her iki yoldan da maliyeti cok yüksek. Kitabı basarken yazar için bir yük. Raflarda da alıcı için ayrı bir yük. Ancak internet ne alıcı ne satıcı için maddi yük içermediği gibi kitap sayfaları ile de sınırlı dar bir alandan ibaret değil.

Tertipli ve düzenli bir çalışma ile internet ortamında milyonlarca kişiye ulaşabilmek mümkün. Konu ile ilgili ihya grubu olarak sizlere destek olabiliriz. Mevzunun ciddiyeti ve ehemmiyeti nedeni ile telefon ya da yüzyüze göreşerek bir çalışma haritası oluşturulabilir.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri ile Said Nûrsî hakkındaki görüşlerimi okuduktan sonra böyle olumlu bir mesaj yazdıysanız size Teşekkür ederim süvâri kardeşim. Okumadıysanız, incelemelisiniz.

Ankarada ikâmet ediyorum. Herhalde siz hocalarım İstanbul'dasınız.

Evvelâ şunu belirteyim ki ben bilinen mâ'nâda âlim değilim hoca bile değilim. Zâhirii anlamdaki eksikliklerime muttali olanlar belki yazılarımı hiç okumazlar.

Kaynaklara ulaşmam mümkün olmadığı gibi, Kitaplarım da sınırlıdır.

Ümmette küçük bir cemâat o görevi üstlendiğinde Ümmetin hepsinin sorumluluktan ve azabtan kurtulması gibi çoğu meselede "şu Koskoca Türkiye'de birileri mutlaka şu meseleye el atmıştır" diyorsunuz Fakat bir bakıyorsunuz o meselede çalışan olmamış. Meselâ gizli yahûdi bir şeytânı tesbît ediyorsunuz adam tâmm bir facia, katliamcı bir cânî. Müslümânları hem boğuyor hem öldürüyor. Teröristin, eylemin eksik olmadığı şu ülkede Elbet bir müslümân çıkar bunun cezâsını keser diye düşünüyorsunuz. Fakat çıkmıyor.

Tasavvuf âlemi ve MollaCami gibi sitelerin emeklerini takdîr ediyorum. Hep birlikte istifâde ediyoruz. Bu noktada Emek veren üç-beş kişi olmasa yüzüstü daha çok sürüneceğiz.

Vahdet-i vücûd merkezli evliyâ ve tasavvuf müdâfası benim haddim olmamakla birlikte,, vahdet-i vücûd merkezli (dikkat edin vahdet-i şuhud değil vahdet-i vücûd merkezli) onlarca tahkir ve tekfir çalışması (çalışma da sayılmaz çünkü yıkmak kolaydır, yapmak çalışma gerektirir) olmasına rağmen tâmm bunun mukabilinde tek bir çalışma (savunma)yok. Şöyle ifâde edeyim: İmâm-ı Rabbânî merkezli tasavvuf ve ehl-i sünnet müdâfası çalışmaları mevcûd. Fakat Muhyiddîn Arabî hazretleri merkezli tasavvuf ve ehl-i sünnet müdafâsı çalışması mevcûd değil. Halbuki İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin irfânî ekolünü benimseyen büyük mutasavvıflar bir elin parmaklarını geçmez. Binde bir mesâbesindedir. Burada doğruluk yanlışlık noktasında değerlendirmiyorum, vakıa budur. Doğruluk yanlışlık noktasında bu Mes’elenin açıklığa kavuşturulması, nübüvvet kemâlâtı ile velâyet kemâlâtı kavramlarının tahlilini istilzâm eder ki Allah izin verirse cevaplar devâm ettiğinde bu meseleler açıklığa kavuşacaktır.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri, zâhir ve bâtın ehlini birleştirici, her iki uc mensuplarının da ifrat ve tefrîte sapmalarını sapıtmalaranı engelleyici muazzam tesbîtlerle ve avam müslimine makul gelen îzâhlar ile ümmet-i Muhammedi orta noktalarda cemetmiştir, tehlikelerden korumuştur. Bu önemli işlevini yerine getirirken. Vahdet-i vücûd mezhepli sayısız evliyâyı, -faydalı ve elzem olan fonksiyonunu yerinne getirebilmek için-, zarûrî olarak gözden düşürmüş, onların keşfiyâtını şahıslarına münhasır kılmış, "onları inkâr etmeyin sözlerinide irdelemeyin siz önünüze bakın" tarzında çoğunluğa faydalı olabilecek bir irşad yolu tutmuştur.

Mes’elenin bu şekilde hallî belki zarûrî ve hikmetli bir tercîh olsa da meselenin çözümü ve aslında te’lifi (uzlaştırma) (zâhir ile bâtının uzlaştırılması), hazretin çözümlemesinden farklıdır.

Hazret mektuplarında; Muhyiddîn Arabî hazretleri için: “Hayret, bunca kıylu kaale rağmen, nice şathiyat sözlerine rağmen, keşif âleminde bana makbullerden olarak gösteriliyor” buyurmuştur. Bu aslında şu demek oluyor. Hz. Mûsâ, şânı büyük bir peygamber olmasına rağmen Hızır’ın fiillerini çözemediği, ilmini anlayamadığı gibi fakat nebi olmasının bereketiyle Hızır’ın kendisinden daha âlim bir kul olduğu noktasında ayıktırıldığı gibi, aynen İmâm-ı Rabbânî hazretleri de aklen, her meselede Hâtemü’l Evliyâ Muhyiddîn Arabî hazretlerinin sözlerindeki murâdı anlamamıştır. Çünkü hazrette velâyet kemâlâtından biraz daha baskın olarak nübüvvet kemâlâtı zâhirdir. İşte bu nübüvvet kemâlatının bereketiyle hazret de hz. Mûsâ gibi ayıktırılmıştır. Fakat İmâm-ı Rabbânî hazretlerinden sonra hazretin görüşlerini taklîd edenlerin, meselâ Said Nûrsî’nin ne kayda değer bir velâyet kemâlatı ne de nübüvvet kemâlâtı cihetinden bir mukarrabiyeti olmadığından,, İmâm-ı Rabbânî hazretleri gibi kendilerine bir görev tevdî edilmediği halde yanlışlarında haddi aşmışlardır.

Günümüzdeki çoğunluk “mutasavvıf müslümânlar” tarafından, mesele İmâm-ı Rabânî hazretlerinin perspektifinden itibâra alınınca, noksân ve sarhôş kabul edilen Muhyiddîn, Mevlânâ, Yûnus, Bayezıd ve Hallâc’ın savunmasını yapmak hem gereksizleşiyor hem de müşkülleşiyor. Müşkülleşiyor çünkü, Velâyet kemâlatına dâir, vahdet-i vücûda dâir bir bilgimiz yok. Olamaz çünkü noksân olduğuna inanılmış bir inancın zihne nakşadilmesi anlaşılması güçtür… Ramazanın sonlarına doğru Önder Savv bir mecliste partililere konuşma yapıyor, konuşması esnâsında yatsı ezanı okunuyor. İçinde bulunduğu ayın ramazan ayı olduğunu hatırlıyor. “Afiyet olsun arkadaşlar diyor” -5 dakka gülme molası- 80 yıldır en basit bir bilgiyi öğrenmesine engel teşkil eden şey inanmamasıdır.

Bu cevapların yazılmasında yardımlaşmaya gelince, çok memnun olurum, beni yönlendirebilir, hemen ulaşabileceğim bir makale veyâ risâle tavsiye edebilirsiniz. Ayrıca baştan beri söylüyorum, Kırmızı renkli itirâz yazılarına sizlerde cevap verebilirsiniz. Maksat doğru cevapların verilmesidir kimin verdiği önemli değil. En sonunda yüz yüze değerli hocalarımla müzakere yoluna gidilip gerekli düzeltmeler ve mesajlarda çıkarımlar yapılarak, tahrîcler ilâve edilerek bir kitap hâline getirebiliriz...

Cevap verirken Günümüz cemâat liderlerinden birine tesadüf eder de banlanmazsak tabîi...

Sahî bu site ve linkte verdiğiniz siteler hangi cemâate yakın duruyor. Bilirsek faydalı olur heralde

Misafiri salona buyur ettikten,
menfâat gözüyle süzdükten,
zarâr gelir endişesiyle karâr verdikten sonra,
banyo ile kiler balkon arası bir yere itelediniz.

Bütün Evliyâ vahdet-i vücûd mezheplidir. Yazılarım tamâmıyla vahdet-i vücûd ve Evliyâ müdâfası muhtevâlıdır. Özeldüşünceler, akımlar hattâ hiçbir cemâatin kalıbına girmeyecek niteliktedir. Mesaj kutusuna sığmayacakkadar çok vahdet-i vücûd mezhepli evliyâ sayabilirim. Bunları tasavvuf bölümünden alıp cemaat ve düşünceler bölmüne taşımak haksızlık olmuyor mu?

Atı alan Üsküdar'ı geçtikten sonra, neyin doğru neyin yanlış neyin Hakk neyin Bâtıl olduğunun pek bir önemi kalmıyor değil mi? Düzenimize selâm olsun?



İmâm-ı Rabbânî hazretleri ile Said Nûrsî hakkındaki görüşlerimi okuduktan sonra böyle olumlu bir mesaj yazdıysanız size Teşekkür ederim süvâri kardeşim. Okumadıysanız, incelemelisiniz.



Kıstasımız; Ashab ikram, tabei tabiin, İmam azam, Abdulkadir Geylani, İmam Gazali, İmam rabbani..

Kaynaklara ulaşmam mümkün olmadığı gibi, Kitaplarım da sınırlıdır


Kaynaklarımız ilmin kapısıdır.

İmâm-ı Rabbânî merkezli tasavvuf ve ehl-i sünnet müdâfası çalışmaları mevcûd. Fakat Muhyiddîn Arabî hazretleri merkezli tasavvuf ve ehl-i sünnet müdafâsı çalışması mevcûd değil.


Gazali ibni rüşd kavgacıları gibi şimdi de rabbani arabi kavgasını mı başlatacağız :)

Üçüncü bir ayağı daha var Hallacı Mansur..

nübüvvet kemâlâtı


Kavramları doğru anlayabilmek için önce o kavramların dilini bilmek lazım.

Said Nûrsî’nin ne kayda değer bir velâyet kemâlatı ne de nübüvvet kemâlâtı cihetinden bir mukarrabiyeti olmadığından


Said nursi sadece iman davası için mücadele etmiş ve insanların imanını nasıl kurtarabilirim diyerek aklı ve mantıki yollarla fizik kimya vs kaideleri ile de misallerle döneminin fitnelerine cevap vermeye çalışmıştır. Tarikat devri değil diyerekte kendi hizmet alanını ortaya koymuştur. Allah affetsin biraz avami tabir olacak ancak Elma ile armut'u karıştırmamak gerek. Tutkalla Harctan ne farkı deyip bina inşaa edilmez.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri gibi kendilerine bir görev tevdî edilmediği halde yanlışlarında haddi aşmışlardır.


Hackerleri bilirsiniz. Bankalarn veritabananına girip hangi müşterinin ne kadar hesabı varmış kaç parası varmış hepsini görüp, belli miktarlarda hisstettirmeden açtıkları başka hesaplara paraları aktararak gizli hırsızlıklar yaparlar.. Bankaların müşterilerin hesaplarındaki paraları görebilmenin diğer yolu da o bankanın yazılımcısı olmalısınız ki tüm veritabanı önünüzde olsun..

Teşbihte olmasın lakin evliyalar veritabanına ulaşıp hangi evliyanın kemale ermiş hangi evliyanın hangi kategoride oldugunu bir bir görmüş olmak ya da hangi evliyanın o veritabanında priemum oldugu gibi tüm verilere sahip olmanız için ya o bankanın yazılımcısı ya da HACKER olmanız gerekir.. Genel müdür ya da özel yetkili iseniz bilemeyiz. Elinizdeki verilerin tamamı size ait olması için HACKER olmanız gerekir. Eğer size ait değilse de bilginin kaynağını yazmanız FARZI AYIN'dır bizim size itibar edebilmemiz için!

Bu görev size verilmediğine göre kime verildi? Ve ona verildiğine dair kimden size nakil olarak ulaştı.


mesele İmâm-ı Rabânî hazretlerinin perspektifinden itibâra alınınca, noksân ve sarhôş kabul edilen Muhyiddîn, Mevlânâ, Yûnus, Bayezıd ve Hallâc’ın savunmasını yapmak hem gereksizleşiyor hem de müşkülleşiyor.


Yaşar Nuri Öztürk Hocamızın(!) İmam Azam'ı savunması gibi olmuş :)

Müşkülleşiyor çünkü, Velâyet kemâlatına dâir, vahdet-i vücûda dâir bir bilgimiz yok. Olamaz çünkü noksân olduğuna inanılmış bir inancın zihne nakşadilmesi anlaşılması güçtür


Bilgisayar kullanıcıların, internete girip sadece facebookta arkadaşları ile sohbet edip video paylaşanlar için ASSAMBLE dilinin ne önemi var? MYSQL onların neyine? İnsanlar henüz daha bilgisayarı açmasını yeni öğrenirken onlara sen neden programcı değilsin diye hesaba mı çekelim?

Ve ingilizce öğrenirken gramerini incik incik dokurken tıkır tıkır türkçe konuşan kaç kişi özne nedir? fiil nedir? yüklem nedir bilir?

Bu noktada Edip Yüksel mantığında bir yaklaşımla değerlendirmeye devam etmişsiniz. Ama gerçek bilgimiz yok değil. Elimizde bu alandaki kaynaklar günümüz türkçesine çevrilmemiş ve gerekli tercümeler yapılmamış. Buyrun bu alanda yazılan eserleri kütüphanelerin tozlu raflarından çıkartıp günümüz türçesine yazarının adı ile kazandıralım.

Cevap verirken Günümüz cemâat liderlerinden birine tesadüf eder de banlanmazsak tabîi...


Sitemiz cemaatsal konulara kesinlikle izin vermez. Bu tarz konular çok renkliliği öldürür. Farklı fikirlerin yeşermesine imkan tanımaz. Önyargıyı doğurur.




Sahî bu site ve linkte verdiğiniz siteler hangi cemâate yakın duruyor. Bilirsek faydalı olur heralde


Kıstaslarımızı yukarıda söyledik. Siteler şahsi bir çabadır. Başlangıcı da imam gazali hzlerinin ihya ulumiddin eserini internete kazandırma düşünün gerçeğe dönüştürülme çabasıdır. Her biri de zaten ihya ulumiddin eserinde yer alan 40 farklı kitaptan birini ele alır. www.zehirli.org ta imam gazali hazretleri aleyhinde ileri geri konuşanlara yönelik cevapları paylaşmak amacı ile yola çıkmıştır.

İmam-ı gazali hazretlerini seveni severiz. Sevemeyeni anlamaya çalışırız. Her dönemin mücadelesi farklı idi. Onun döneminde de felsefeciler almış başlarına gidiyorlardı.

Falanca dönemde okla yayla sevaşıyorlardı diye okculuk sanatı öğrenmeye çalışırken elin oğlu MARS'a otağını kurmak için düğmeye bastı basacak. islamistreteji.com bizi marsa götürmiyecek elbet. Ancak mars yolcularının da önüne kesmiyecektir. her neyse..

Önder sav iftarını yatsıda yapsa orucu bozulmaz ancak biz İKİNDİ iftar açmaya kalkasak 61 günden şikayet etmemeliyiz. O yüzden sitemizde herhangi bir sorununuz oldugu zaman başka bir arkadaşımızla değil benimle iletişime geçiniz. Günlerce aylarca tartışacak ne maddi imkanım ve de zamanım var. Tartışmayı değil ortak birşeyler yapabilmeyi arzu ederiz.

selam sevgi ve dua ile

Vallahî miğdem bulandı.

"Vahdet-i Vücûd düğümünde Evliyâ ve tasavvuf müdâfası" çalışması bu sitede noktalanmıştır.

İmam-ı gazali hazretlerini seveni severiz. Sevemeyeni anlamaya çalışırız.


Vallahî miğdem bulandı


Sanırım vahdedi vucüt anlayışınızın temeli de uzatılan eli kırmamak olsa gerek :)

Vahdet birliktir. Bir olabilmektir. Bütün olabilmektir. Geleni getirenden değil gönderenden görebilmektir. Getirelene bakmak yerine getirene kulp bulmaksa ele verir salkımı misali... Yuttuklarınızdandır bulantınız. Geçmiş olsun. Rabbimden acil şifalar dilerim.

Vahdet sizi değil sizi göndereni görebilmekle başlar. Biz payımıza düşeni aldık

Unutmayın çıkılmamış bir seyahatın hatıra kitabı yazılmaz.

"Vahdet-i Vücûd düğümünde Evliyâ ve tasavvuf müdâfası" çalışması bu sitede noktalanmıştır.


Himmete muhtaç dede / kendisine kim himmet ede

selam sevgi ve dua ile

80. HANCI PERVANE
İlkin deryalar halk oldu
Köpüğünden arş kürş var oldu
Yerde nehin yanar leylide şemsi yanar
Bu sıra ereyim dersen kün dedi kurdu

Evliya üç nesneden halk olur
Beyaz Yeşil Kırmızı
Adem dört nesneden halk olur
Ateş Rüzgar Su Toprak

Can kan kanlar yediğin gıdadan halk olur
Sallan sevdiğim akciğerden
Beyaz süt aldığın zaman
Dünyaya ilim geldi kalem hakka
Selam verdiği zaman
Hancı Aşık kurban olsun
Zöhre yarına elden dolu verdiği zaman
Halk etti Allah azim bu dört isimi
Ademe düştü Hava ile Adem
Habil ile Kabil geldi Saya ile Ilkıma
Kızıdı Saya ile Ilkıma kızıdı
Hebil ile Kabil oğlan heey

Şıt Aleyhisselam geldi tek be tek
Hür’den geldi şıt Aleyhisselam
Hür’den geldi şıt Aleyhisselam
Hür’den gelenler seksen bin rum eri
Doksan bin horasan piri
Elli bin kayıp erenleri
Yüz bin bağdat halifesi
Yüz yirmi dört bin nebi
Üç yüz altmışaltı aşık
Yedibin yediyüz şeyh
Sekizbin sekiz yüz derviş
Dokuz bin dokuz yüz ulema


Cemaat ve Düsünceler

Molla Cami Youtube Kanalı

MollaCami.Com