Bölümler | Kategoriler | Konular | Üye Girişi | İletişim
Bir Devirde Birden fazla Kamil-i Mürşid olur mu ?
Selamun Aleyküm,
Miftahul Kulub adlı eseri okudum. Hafızam beni yanıltmıyorsa 51. Sayfasında bir devirde 10 12 tane kamil-i mürşid bulunabilir şeklinde bir ibare okudum. Hasılı Halk arasında bilinen 3 lerin Kutbul Aktab, Gavsul Azam, Kutbul U'la şeklinde isimlendirildiğini okudum. Vu bu 3 ünün de bir kişide toplanabileceğini de yazıyordu.
Malumunuz günümüzde birçok silsile (ki elimde 7 çeşit var şimdilik) ve birçok Kamil-i Mürşit kendisine bağlanılan zat var. Tamam içlerinden samimi olanları da Silsile-i Saadatın 33. halkasından alıyor feyzi ilahiyi... Ve gene biliyorum ki Nakşi ve Kadiri silsile 33. halkada birleşmiş.
Kamil-i Mürşid için Halife, Varis, Mürid kavramlarınıda az çok biliyorum.
Hocaefendilerim sorum şu ancak fitne çıkar endişesi var ise özel mesaj yoluyla la bilgilenmek istiyorum.
Şimdi Abdullah Dehlevi (K.s) den sonra ne olmuşta Halid-i Bağdadi den bunca silsile türemiş ?
Abdullah Dehlevi'nin Halife olarak tayin ettiği zata bağlanılabilir mi ki ? Bildiğim kadarıyla halifeler sadece irşad ile memur. Bu karmaşanın temelinde yatan nedir ?
Mürşidler üç çeşittir. 1-Gerçek ehliyetli mürşid. 2-Kendini mürşid zanneden ehliyetsiz mürşid. 3- Sahtekâr mürşid.
Birincisi ehliyetli ve yetkili mürşiddir. Bu Yetki ancak berzâh âleminde mevcûd hz. Muhammed'den (s.a.v.) alınır. ikincisinin Efendimiz ile böyle ma'nevî bir bağı yoktur, sohbeti ve emir alışverişi yoktur. Lâkin insânları zâhiren ehl-i sünnet dâiresinde idâre eder, ama Efendimizden irşâd yetkisi almamıştır, ehliyetsizdir. Üçüncüsünün Efendimiz ile manevi bir münâsebeti olmadığı gibi, zahiren irşâdında ehl-i sünnet akaidinden sapmalar görülür. irşâd etmekten daha ziyâde saptırıcılık yapar.
Her devirde mevcûd olan veliyylerin sâdece küçük ve adedi belirsiz bir kısmı irşadla görevlidir. Diğerleri gizlidir. Gizli olanların yaklaşık 300 adedi görevli ve kadroludurlar.
Zahirde bilinen silsile, saadat, îcâzet gibi işâretlerin ba'zı durumlarda önemi olsa da çoğu zamân sahtekârlığın birer aracı olarak da kullanılabilir.
Velilerin en üst derecesindeki zatlara"kutub" denir. Kutublar, her devirde bir veye iki, en fazla üç kişi olur. Bunlara; üçler denir; Kutbü'l aktab, Gavsü'l âzam, Kutbü'l ûlâ diye isimlendirilirler. Üçlerin en yüksek decede olanı Kutbü'l-aktab'tır.Kutbü'l-aktab, kutubların kutbu demektir. Bu zât, Peygamber Efendimizin tam varisidir.
Velayet derecelerinin en yüksek makamına çıkmış bu zatlara, Mürşid-i kamil, insan-ı kâmil, Şeyh veya vâris-i Resül ismi verilir. Bu zatlar, Resülüllahın manevi vücudundan aldıkları Allah'ın nurlarını kendi mânevi vücutları vasıtasıyla, isteyen insanların mânevi vücutlarına dağıtırlar. Yaşadıkları devrin insanlarını irşad ederler.
ŞEYH : Zahir ve batın ilimlerinde mütehassıs olan, yetişmiş ve yetiştirebilen rehber, Hakk yolunu gösterip, dîn-i İslâmı yayan, mürşid, üstâd, pîr mânâlarında kullanılmaktadır.
- Genelde yaygın tasnife göre şeyhler üç kısımdır: Ta'lim şeyhi, sohbet şeyhi ve tarikat şeyhi. Ta'lim şeyhi: Tasavvufi konularda bilgi veren muallim konumundaki sofidir. Sohbet şeyhi: Sohbetine herkesin katılıp sözlerini dinlediği hal ve hareketleriyle örnek olan kişidir.
Bunlardan ilki sadece öğretici, ikincisi ise haliyle etkileyicidir. Tarikat şeyhi: Mürid ve müntesiblerini bir annenin yavrusunu terbiye etmesi titizliği ile yetiştirmeye çalışan şeyhtir. Buna terbiye, irşad ve teslik şeyhi de denir.
Böyle bir terbiye şeyhi, mürid ve müntesiblerinin beden ve ruhları üzerinde mutlak söz sahibidir. Mürid ne diliyle, ne de kalbiyle böyle bir şeyhe itiraz etmemeli, aksine gassal önünde meyyit gibi teslim olmalıdır. Böyle bir şeyh, Allah Rasûlü'nün naibi, Allah'ın yeryüzünde halîfesidir.
Şeyhler ayrıca, hal, kâl, yol veya yal şeyhi olmak üzere de üçlü bir tasnife tabi tutulmuştur. Hâl şeyhi gerçek anlamda tarikat ve tasavvufu yaşayıp yaşatan, kâl şeyhi sözde şeyh; yani müteşeyyih, yol veya yal şeyhi ise menfaatçı şeyh; mensuplarını bir takım çıkarlar için çevresinde tutan sahtekar. Her iki tasnifin ilkinde tarikat şeyhi, ikincisinde de hal şeyhi aranıp bulunması gereken mürşid-i kamildir.
MÜRŞİD : Tasavvuf yolunda kendisinden önceki yetkili kişinin manevi izni ile insanları irşâd eden, doğru yolu gösterip yetiştiren ve kemâle getiren yâni olgunlaştıran tasavvuf terbiyesine ehil kişiye mürşîd denilir. Mürşidin olgunluğuna işaret eden bir terim ise "mürşîd-i kâmil"dir.
İmâm-ı Rabbânî, tasavvuf yolunda nihâyete varanların (yolun sonuna kavuşanların) iki türlü olduğunu beyân etmiştir. Birincisi Rasûlullah efendimizin izinde giderek kemâle erdikten sonra, insanları irşâd için (doğru yola çekmek için) halkın derecesine indirilmiş olan mürşidlerdir. İkincisi, yükseldikleri derecelerde bırakılıp, insanların yetişmesi ile vazîfeli olmayan velilerdir.
Mazhâr-ı Cân-ı Cânân bütün kazançlarına, mürşidlerini çok sevmekle kavuştuğunu belirtmiş, irfan anahtarının, Allah'ın sevdiklerini sevmek olduğunu ifâde etmiştir. İmâm-ı Rabbânî de; "Mürid, mürşidini ne kadar çok severse, onun kalbinden feyz alması da o kadar çok olur. Mürşid vesîledir, vâsıtadır. Maksad, Allahdır." demiştir.
Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker, bu konuda şöyle bir tavsiyede bulunmaktadır: "Bir kimse kendisini irşâd edecek, doğru yolu gösterecek bir mürşide ulaşamamışsa, büyük zâtların sohbet kitaplarını okusun ve onlara uysun."
Seyyid Abdullah-ı Dehlevî ise, kâmil (yetişmiş) ve mükemmil (yetiştiren, olgunlaştıran) bir rehbere tâbi kimsenin, Allah'ın rızâsına kolayca erebileceğini ifâde etmiştir.
Kutb-i irşad ve kutb-i medar kime denir?
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Kutb-i ebdal [Kutb-i medar], âlemde, dünyada her şeyin var olmasına ve varlıkta durabilmesi için feyz gelmesine, vasıta olan zattır. Her şeyin yaratılması, rızıkların gönderilmesi, dertlerin, belaların giderilmesi, hastaların iyi olması, bedenlerin afiyette olması, kutb-i ebdalin feyzleriyle olur.
Kutb-i irşad ise, âlemin irşadı ve hidayeti için, feyzlerin gelmesine vasıta olur. İman etmek, hidayete kavuşmak, ibadet yapabilmek, günahlara tevbe etmek, kutb-i irşadın feyzleriyle olur. Kutb-i irşadla, bütün insanlara iman ve hidayet gelmektedir. Kalbi bozuk olanlara gelen feyzler, dalalet, kötülük haline döner. Şeker hastasına verilen tatlıların, onun kanında zehir haline dönmesine benzer. Yahut safrası bozuk olana, tatlının acı gelmesine benzer.
Her zaman, kutb-i ebdal bulunur; çünkü âlem, onunla nizam bulur. Bunlardan biri ölünce, bunun yerine başkası tayin edilir.
Kutb-i irşad ise, çok az bulunur. Asırlar sonra, böyle bir cevher gelir. Kararmış olan âlem, onun gelmesiyle aydınlanır. Onun irşadının nurları, bütün dünyaya yayılır. Yerden Arş’a kadar, herkese rüşd, hidayet, iman ve marifet, Onun yoluyla gelir. Herkes, ondan feyz alır. Arada o olmadan, kimse bu nimete kavuşamaz.
O büyük zatı tanıyan ve seven bir kimse, onu düşünürse yahut o, bir kimseyi sever, onun yükselmesini isterse, o kimsenin kalbinde, sanki bir pencere açılır. Sevgisi ve ihlâsına göre, o deryadan kalbi feyz alır.
Bunun gibi bir kimse, Allahü teâlâyı zikrederse ve bu zatı hiç düşünmezse, mesela onu tanımazsa, yine ondan feyz alır; fakat birinci feyz daha fazla olur. Bir kimse, o büyük zatı inkâr eder, beğenmezse yahut o büyük zat, bu kimseye incinmişse, bu kimse, Allahü teâlâyı zikretse de, rüşd ve hidayete kavuşamaz.
Ona inanmaması veya onu incitmiş olması, feyz yolunu kapatır. O zat bu kimsenin zararını istemese de, hidayete kavuşamaz. Rüşd ve hidayet, var görünürse de yoktur. Faydası çok azdır. O zata inanan ve sevenler, onu düşünmeseler de ve Allahü teâlâyı zikretmeseler de, yalnız sevdikleri için, rüşd ve hidayet nuruna kavuşurlar. (Mektubat-ı Rabbani 1/260)
Kutb-i irşad denilen Ehl-i sünnet âlimi, her zaman ve her yerde bulunmaz. Her köşedeki cahil tarikatçıları, şeyh sanmamalı, tuzaklarına düşerek sonsuz saadetten mahrum kalmamalıdır.
Bir Diğer Konuda Üçler,Yediler,Kırklar Konusudur:
Allah-u Zülcelal Hazretleri, insanı hiçbir zaman nefsi ile baş başa, başıboş bırakmamıştır, yaratılış gününden beri insanı denetim ve gözetim altında tutmuştur.
‘Eşref-i mahlukat’ olarak yaratılan insan, yine insanlarla, ama seçkin olan rehber insanların vasıtasıyla irşad edilmiş, yolu aydınlatılmıştır.
Bu rehberler, “Peygamber” denen Allah-u Zülcelal’in elçileri ve onların maneviyatlarının varisleri olan “Veliler”dir.
Peygamberler, Hak’tan aldıkları hakikat meşaleleriyle insanların yollarını aydınlatmış, onları kötülükten korumuşlardır. Peygamberlerin varisleri veliler de aynı yolu takip ederek, insanların hak yola dönmeleri ve aydınlığı bulmaları için gayret ve mesai harcamışlardır.
İnsanlığın var oluşundan bu yana süregelen ve Peygamber Efendimiz (sav) Efendimiz ile birlikte devam eden Fatiha Suresi’ndeki “İhdina’s Sırada’l Mustakîm…” diye başlayıp devam eden ayetlerin sırrı, insanlığın başlangıcından bu yana devam etmiş ve kıyamete kadar devam edecektir.
Peygamberler ve onların varisleri (veliler) hiçbir zaman kendi arzularıyla kendi nefisleri için ve kendileri namına, ‘asaleten’ bir davette bulunmamışlardır. Onlar sadece ilahi emirle Allah Rızası için ve Hz. Peygamber’in gölgesi altında, insanları hak yola davet etmişlerdir.
Bu yolda öğrenilen ve öğretilen ilk nokta; “Hakikat ehlinin en büyük sermayesi yokluktur” olmuştur. Tevazunun zirvesindeki bu Zatlar, kendilerini, bırakın insanları, herhangi bir eşyadan bile kıymetsiz ve aşağı görme yüksekliğini gösterebilmiş, bunu hayatlarının her anına yansıtmış nadir insanlardır.
Gaye Hak’tır Hakka ulaşmaktır. Şah-ı Nakşibend (ks) hazretleri şöyle buyurmuş: “Ben Hakk’ka ulaşmayı istedim. Hak Celle ve Ala Hazretleri beni bu yolda rehberlik yapanlara ulaştırdı. Onlar da beni Hakk’a ulaştırdı. Mürşid-i hakiki Hazret-i Allah’tır.”
Şu ahir zamanın akış biçimini, günahlara düşme konusunda insanların gafletini ve şeytanın insanları kandırmak için elinde bulundurduğu sermayenin çokluğunu gördüğümüzde, insan şunu anlıyor ki; Allah’a giden yolda, İslam’ı anlamada, Peygamber varisi veliler, mürşitler bizim için Allah-u Zülcelal’in lütfu ve bizim için halk ettiği kolaylıklardır.
Bazı insanlar, Nübüvvetin sona ermesiyle müşahhas örneklerin de bittiğini söyleyerek. Velayet ve irşad meselesini teorik/ilmi olarak kabul etmelerine rağmen, zamanımızda pratik olarak örneğinin bulunmadığını söylemektedirler.
Ahmed bin Hanbel (r.aleyh)’in naklettiği bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor:
“Bu ümmet içerisinde kırk kişi İbrahim meşrebi üzerinde, yedi kişi Musa meşrebi üzerinde, bir kişi de Muhammed (sav) meşrebi üzerinde bulunur. Bunlar mertebelerine göre insanların efendisidir.” (Bu hadis, İmam Ahmed Hambel’in Kitabu’z Zühd’ünde sahih, hatta mütevatir olarak belirtilmektedir. Bu ibare için ayrıca bknz. S. Ateş, ‘Sülemi ve Tasavvufi Tefsiri’, İstanbul, 1969, s. 200.)
Yani, her zaman ve her devirde, Allah-u Zülcelal’in veli kulları, manevi alemin erleri mevcut olmuş ve kıyamete kadar da mevcut olacaktır. Manevi alemi yok saymak yada inkar etmek, gözleri kapatıp ‘güneş yok’ demek gibidir. Zira, insanların hepsi gözlerini kapatsa da güneş yine vardır ve hakikati ortadadır. Geçmişte yaşamış alimler, Allah dostları, bu konuyu ciddiye almış ve hakikatini ortaya koymuşlardır.
Ebu Osman diyor ki: "Budelâ (ebdâl) kırk kişidir, umenâ (eminler) yedi kişidir. Hulefâ (halifeler) üç kişidir, kutup bir kişidir. Velilerin imamı olan kutup, bütün velileri bilir ve yönetir. Ama kendisini kimse bilmez ve yönetmez. Hulefâ olan üç kişi de yedileri bilir ve yönetir. Yediler de kırkları bilirler. Fakat kırklar; yedileri, üçleri ve kutbu bilmezler. Ancak ümmet arasında bulunan diğer velileri bilirler. Diğer veliler de kırkları bilmezler. Kırklardan biri ölürse, ümmet arasında bulunan velilerden biri onun yerine getirilir. Yedilerden biri ölürse, kırklardan biri yerine getirilir. Üçlerden biri ölürse, yedilerden biri yerine getirilir. Kutup ölürse, yerine üçlerden biri getirilir. Bu, kıyamete kadar böyle sürer."
Kehf Suesi’nin 65'inci ayetinde, Hz. Musa'nın, Allah katından kendisine gizli ilim verilmiş salih bir kul ile buluştuğu anlatılır: "(Musa, Orada) Kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiştik ve ona katımızdan bir ilim öğretmiştik." Bu ayetten, Allah'ın salih kuluna (Hızır Aleyhisselâm'a) kendi ‘ledün’ünden, kendisine arkadaş olan Musa'nın vâkıf olmadığı bir ilmin verilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Ledün, yanında, katında anlamına gelmektedir.
"Onlar, sadece şu yakın hayatın dış yüzünü bilirler, ahiretten ise onlar tamamen gafildirler" (Rûm: 84/7) ayetinde de insanların çoğunun ancak dünya hayatının görünen kısmını bildikleri, fakat ahiretten habersiz oldukları belirtiliyor. İnsanın bilgisi, dış dünyaya açılan duyuların algısına dayanır. Görünmez olan âlem, duyularla algılanmaz, imanla bilinir.
Sonuç olarak, insan başı boş ve kontrolsüz bir yaşamın ve alemin olduğuna, kendisini ne kadar inandırmak isterse istesin, her şeyi yoktan var eden Yaradan’ın yarattığı her şeyi kendine has şekilde kontrol ettiğini ve nasıl ki kainatı zahirini bir denge ve sebepler zincirine bağlamış ise manevi alemi de bir denge ve sebepler zincirine bağladığını unutmamamız gerekmektedir.
Üzerinde yaşadığımız şu alemin kıvamı, huzur ve saadetin devamı; Allah-u Zülcelal’in kulları içerisinde üstün meziyetlerle yaratıp, sayısız devlet, nimet ve faziletlerle donattığı ‘Ricaullah’ın varlığı iledir. Allah’ın Velileri; kainatın nuru, ruhların ışığı, semaların direği, insanlığın ağız tadıdır.
Allah-u Zülcelal, bir kulunu dünyada kendisine ulaştırmayı murad etmişse, onu evvela o yolda rehberlik vazifesi verdiği bir kuluna ulaştırır.
Dağların bile silsilesi var. Alplerden çıkıp toroslara oradan himaliyalara kadar uzarlar.
Silsile derken silsile isimlerinde hata yanlış aramamak gerek. Her doğan cocugun bir şeceresi vardır. Ama her şecere seyyidliğe ya da şerifliğe delalet değildir.
Kimisi şeceresini yani soy ağacını bilir kimisi bilmez...
Bugün kurra hafızların bile silsilesi vardır. Her kurra hafız ders icazetini aldıktan sonra eğer ders verirse talebelerine icazet verirken silseleye kendi adını da ekler uzar gider.
Silseleler hak mı batıl mı diye araştırmamak gerek. Sonucta onlar gerçektende hocalarından icazet alıyor. Bunların hakkaniyet tartışması da yapılmamalı. Allah herkesi hizmetlerinde muvaffak kılsın deyip yola devam etmeli.
Eskiden bu tarz tartışmaları çok yapar kafamız çok karışırdı acaba hangisi hak hangisi batıl diye sorgulardık. Bunların yanlış düşünce oldugnu zaman ile daha iyi anlıyorum. Hepsi doğru. Evet hocalarından icazet almışlar ve hizmetlerine devam ediyorlar.
Tıpkı her eve çekilmiş elektrik ya da ADSL şebekesi gibi. Silsile silsilee uzuyor. Biz bizim ADSL imiz çalışıyor mu? internete girebiliyor muyuz? elektik düğmesine bakınca ampul yanıyor mu ona bakalım. Ampulden ışık gelmedikten sonra şebeke isterse 1 numara olsun. ne fayda ki?
Bunları madde yani ilmi olarak değerlendirerek yazdım. Bir kişinin küfre düşmesine mani olma açısından değerlendirdim. manevi olarak ise zaten ehline malumdur.
İrşad ile hizmeti karıştırmamak gerek. Sadece hizmet ile mükellef olmak ya da hem hizmet hem irşad ile mükellef olmak.. Bunlar farklı şeyler. teşbihte hata olmazsa Ay ile güneş gibi.. çevremizde çok ay var lakin hepsinin ışığı güneşten.. Bizler bunları ayırt edebilecek olgunluğa ulaşmadıgımızdan hepsini bir sanıyor tek görüyoruz. güneşi hiç görmiyenler ayın ışığını güneşten de parlak sanabiliyor..
selam sevgi ve dua ile
Mes'eleyi karıştırmayalım. Mürşidden murâd mürşîd-i Kâmildir. Bir i'tibârla herkes mürşîddir, Şeytân bile mürşîddir şeytânlığın mürşididir. Gerçek bir mürşidin ders yapma yetkisi verdiği birisi kendi çapında bir yetki almıştır, genel bir izni ve mürşidlik yetkisi yoktur, mürşid-i kâmil (insân-ı kâmil) değildir. Bu mes'ele hizmet gibi basit bir kavramla îzâh edilemeyecek kadar ciddî br meseledir.
Bir tarikatta şeyh efendi vefât eder, ardından 5 kişi şeyhlik davası güder. Bu beşten en az dördü sahtekardır. Muhtemeleldir ki beşi de sahtekârdır. Tabi bunu benim gibi böyle tarif etmeyip. Ne mübarek insânlar 5 adet hizmet tâlibi çıkmış diye yorumlamak da mümkündür. Mürşîd-i Kâmil Peygamber vârisidir. Eğer müntesip bir şeyhin velîy olduğuna inânırsa kendini teslîm etmektedir. İşin ciddiyeti burdadır.
Gerçek mürşid-i Kâmil Kıyameti kopmuş Allah'a vâsıl olmuş kişidir. Bilinen bir tarikatta ya'nî zâhir silsilesi ile mevcud bilinen bir tarikatta irşâd ile görevlendirilecek kişiyi, o tarikatın başındaki şeyh efendi (insân-ı kâmil, mürşid-i kâmil) kendi insiyatifiyle seçip tayin etmez. O yolun, o silsilenin vefât etmiş büyükleri ve başta Efendimiz (s.a.v.) yerine geçecek şeyhi belirler. Her ne şekilde ve hangi dayanağa dayanıyor olursa olsun Efendimiz'den ehliyet almadan, Efendimiz ile ma'nevî münâsebeti olmayan biirisi, Efendimizin ahlâkını ve irfânını temsîl etmeye yetkili değildir. Böyle birinin açıktan veyâ gizlice şeyhlik iddiası sahtekârlıktır.
Bilinen bir tarikatta Şeyh Efendiden bizzat alınmış yazılı bir icâzet olmadığı halde rivâyetlere dayanan bilgilerle O tarikatın postunu kapmış olan kişi de sahtekkârdır. Hattâ, Onun şeyh Efendiden aldığı icâzet dahî onun gerçek mürşid olduğunu kesin isbât etmez. İki şekilde isbât etmez, birincisi icâzet veren şeyh de gerçek mürşit olmayabilir. İkincisi o icâzet sâdece onun ders yapmaya yetkili olduğunu gösterebilir. Eğer gerçekten bu kişi kıyameti kopmuş bir veliyy ise ve Efendimiz tarafından irşâd ile görevlendirildiyse, hangi ma'nevî soya mensûb ise (Hangi veliyylerin veledi ise) ona uygun bir yere yerleştirilir. Ya da benim maddî bir silsilem yok, ma'nevî silsilem var hiç bir bilinen tarikatın uzantısı değilim bu tarikat zâhiren bende başlar ve devam eder der, bana inanan gelsin irşad edeyim der.
Büyük veliyylerin irşad ve tasarrufu elbette devâm eder. Meselâ Muhyiddîn Arabî hazretleri hiç bir tarikata intisaplı olmayan birisine veyâ intisaplı birisine rü'yâsında nasihat edebilir hatta ders verebilir bir mes'eleyi anlatabilir. Bu durum yakaza anında da çeşitli yollarla olabilir. Bunlar istisnâi, şahsa münhasır vakıalardır. Beşerî âlemden göçmüş Hiç bir veliyy, bir cemâate bilinen ma'nâda topluca mürşîdlik yapamaz. Eğer böyle bir durum mümkün olsaydı, Kutbu'l-aktâbın varlığına da gerek olmazdı. Halbuki Zamânın sâhibi olan bu kutub şu ândaki beşerî âlemde, Efendimizin emânetçisidir. Beşer âlemde, Bu emânet sürekli devreder. Bu durum Efendimizin berzâh âleminde mevcûd ve oraya mahsûs bir hayat ile hayâtta olmasına münâfî değildir.
Osmanlı da şeyhlik ve tarikatlar devlete bağlı bir bakanlık olarak, Tekke ve zâviyelerde hayır ve ahlâk müesseseleri olarak işlev görüyordu. Osmânlıda bu mes'eleler ma'nevî ve flûu bir zeminde istismâra terkedilmemiş. Ehliyyetli âlimlerin denetiminde yürüyordu. Bu zâhiri sistem ma'nevî gerçekliği ihata edemese de sapkın insânların irşad postuna oturmalarını nisbeten engelliyordu.
Bu mes'ele sahtekârlıklarla istismârlarla, menfâat ve rant mücâdeleleriyle içi içe bir mes'eledir. Kritik ve hassâs ta bir mes'eledir çünkü Kâinâttan kıymetli olan bir insân-ı kâmili reddetmek de büyük mahrûmiyyettir. Reddetmekte gayet mümkündür çünkü şeytânın gizli olması gibi evliyâ da gizlidir. Hattâ bir tarikata bir münafık şeytânı şeyh yapsan diğer tarikata da bir Allah dostunu... Münâfığa teveccühün çok daha fazla olduğunu görürsün.
Mürşid-i Kâmilin tesbîti noktasında Bize şöyle anlatmışlardı, mürşîd-i Kâmilin zâhiri üç âlâmeti vardır. Fiillerinde şerîatın zâhirine muhalefet etmezler. Üzerlerine sinek konmaz. Tenleri ipek gibi yumuşak olur. Eğer bu kriterler doğruysa kimse kolay kolay mürşîd olduğunu iddia edemez heralde.
Bu mes'elelerdeki en sağlıklı bilgiler rü'yâ yoluyla ancak elde edilebilir. Peygamber efendimiz; Rü'yânın peygamberlikten bir cüz' olduğunu bildirmiş ayrıca bu müjdeli rü'yâların ümmete mirâs kaldığını da bildirmiştir. En sağlam bilgiler rü'yâ yolu ile elde edilebilir çünkü rü'yâyı gösteren meleklerdir. Ta'bîre muhtâc rü'yâlar da vahiy gibidir fakat doğru ta'bîr edilebilirse... Karışık rü'yâlar, tabîr edilemeyeceği için bir ilim ifâde etmez.
Kitap yazmayı düşünüyorsunuz. Her satırınızda kesin ve net hükümler var. Ancak hiç birininin kaynağı yok. Hadisi şeriften özet geçiyorsunuz, hadisi şerif yok. Nakli yok. Mürşidin alemeti 3 diyorsunuz. kim demiş mechul.
Vikipedia yöneticisi gibi olmak gibi olmasın lakin böyle en hassas konularda kitap yazmayı düşünen bir kişi olarak sizin bizlere uyarabilmenız gerekirken siz bizden de daha dikkatsizsiniz.
Mes'eleyi karıştırmayalım. Mürşidden murâd mürşîd-i Kâmildir. Bir i'tibârla herkes mürşîddir, Şeytân bile mürşîddir şeytânlığın mürşididir.
31:20 - Görmediniz mi ki, Allah göklerde ve yerde ne varsa hepsini sizin hizmetinize vermiş, gizli ve açık olarak nimetlerini üzerinize yaymıştır. Bununla beraber insanlar içinde kimi de var ki, ne bir ilme, ne bir mürşide ve ne aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında mücadele ediyor.
Ne bir kitaptan kaynak gösteriyorsunuz. Ne bir alimin sözünü kaynak gösteriyorsunuz. Fakat bir mücadele içindesiniz. Şeytan bile mürşiddir diyorsunuz lakin lokman suresi orada dur diyor size. ilme, mürşide ve kitaba dayanmadan Allah hakkında mücadelenin şeytandan geldiğini 21. ayette bizlere haber veriyor.
ve 19. ayette de Allah hakkında mücadele etmeden önce uyarıyor:
"Yürüyüşünde tabii ol, sesini alçalt, çünkü seslerin en çirkini elbette eşeklerin sesidir."
böylece tanışmış olduk.
Ne kadar çok Putlar varmış. Oysa Muhammet(S.a.v) putları kırdı.
Kimsenin peşinden koşmam mürşit diye şükür, eğer gerçek ise nerde olsa o seni bulur.
Ve bulurlar şüpheniz olmasın, sahtelerine yüzünü vurmayasın.
Kaynak, Kur-an ve hadis ahlakı. Kaynak en güzel Peygamberin delicesine sevgisi, daha ne olsun gelir onu sevenlerin çoşkusu... Yine mi olmadı?
Rabbim birlik versin yüreğimize.
Artık günümüzde konseyler kurup asrın müceddinini seçer hale geldiler. Nasibinde olan yemende de olsa gelir bulur..
kendisi himmete muhtaç Dede
nerde kaldı gayriye himmet ede
selam sevgi ve dua ile
Allah ne muradin varsa versin suvari kardes.
Su ''adami'' pek güzel susturdunuz. Eline, yüregine saglik.