Bölümler | Kategoriler | Konular | Üye Girişi | İletişim


ISKAT VE DEVİR

ISKAT VE DEVİR



Iskat; düşürme, silme, hükümsüz bırakma. "Kazaya kalmış namaz ve oruçları fidye vermek suretiyle ölenin zimmetinden düşürmek temennisinde bulunmak ."

Iskat tabiri daha çok "ıskat-ı salat" terkibinin kısaltılmışı olarak namaz için kullanılır. Orucun ıskatı onun keffâretidir. Namazın keffâreti yoktur

Namaz, mükellef olan her müslümanın ölümüne kadar eda etmekle yükümlü olduğu farz bir ibâdettir. Herkes bu farzı gücüne göre (ayakta, oturarak, ima ile) bizzat eda etmek mecburiyetindedir. Kendi yerine başkasına namaz kıldırmak (bedel) geçerli olmadığı gibi, kılamadığı namazlar için keffâret ödemesi de geçerli değildir.

Namazın edası farz olduğu gibi. kazası da farzdır. Yani bir kimse vaktinde kılamadığı farz namazları sağlığında kaza etmek zorundadır. Kaza etmezse günahkâr olur, üzerinde namaz borcu kalır.

İnsanın üzerinde iki türlü hak bulunur: Allah hakkı, kul hakkı. Namaz, oruç, hacc, zekat, adak ve keffâretler Allah hakkıdır. Kul hakkı ise; insanlara olan mâlî borçlar, çalman, gasbedilen mallardır. Üzerinde Allah ve kul hakkı bulunan kimseye, bunların ödenmesini vasiyet etmek vaciptir. Vasiyeti terk ederse günahkâr olur ve azaba müstehak olur (M. Emin Geredevî, Hediyyetü'l-Kabir, s. 29).

Oruç tutamayacak kadar yaşlı ve hasta olan kimsenin her oruç için bir fidye vermesi gerektiği âyetle sabittir: "Sayılı günler olarak sizden kim hasta veya seferde olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutar). (İhtiyarlıktan ya da şifa ümidi kalmamış hastalıktan ötürü) oruca zor dayananların her gün için fidye vermesi, bir yoksulu doyurması lâzımdır. Bununla beraber gönül isteğiyle kim fazladan bir hayır yaparsa bu kendisi için daha hayırlıdır. Bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır" (el-Bakara, 2/1 84).

Oruç için fidye vermek Kur'an'da sabit olduğu halde, namaz için fidye vermek hiçbir şer'î delille sabit değildir. Fakihler namazın oruca kıyas edildiğini söylemişlerse de bu kıyas sahih değildir. Ancak ihtiyat olarak oruçtan daha mühim olan namaz için fidye için fidye verilmesi uygun görülmüştür. Mehmed Zihni Efendi (ö.1332/1914) bu konuda şöyle diyor: "Namaz için fidye vermek Kur'an ve Sünnet hükmü ile değildir. Nassla sabit olan oruç fidyesine onu kıyas etmek de -kıyaslanan hüküm makul olmadığı için- sahih değildir. Fakat ibâdet konusunda bu bir ihtiyattır. Namazın fidyesi -Allah katında- namaza kâfi ise ne âlâ, yoksa ölü için sadaka sevabı hasıl olur" (M.Zihni, Nimet-i İslâm, İstanbul 1326 s.450)

Bir kimsenin, kendisine farz olduğu halde, sağlığında edâ edemediği oruç ve hac vazifelerini, öldükten sonra varisleri yerine getirebilir. Bu hususta sahih hadisler vardır. Fakat namaz borcunun düşürülmesi (ıskatı) hakkında sahih bir hadis yoktur. Iskat-ı salat konusunda kaydedilen en eski ifâde İmam Muhammed eş-Şeybânî (ö.189/804)'nin ez-Ziyâdât adlı eserindeki namazların fidyesi verilirse inşaallah kâfî gelir" (Mehmed Zihni, a.g.e, s.450).

Ölenin hayatında kılamadığı vitir dahil her namaz için bir fidye (1667 gr. buğday veya bunun günün râyicine göre nakid olarak bedeli) fakire sadaka olarak verilir. Fakirin yapacağı duanın, ölenin günahlarının bağışlanmasına vesile olacağı ümit edilir. Ölenin üzerinde kaç günlük namaz ve oruç varsa toplanır, elde edilen yekün kadar fidye verileceği ortaya çıkar. Kadınlarda dokuz, erkeklerde oniki yaşına kadar devre dikkate alınmaz (ibn Abidin, Reddü'l-Muhtâr, Mısır 1966, 1, 686).

Iskat konusunda su hususların bilinmesi gereklidir:

1. Iskat, ölenin vasiyeti yoksa, farz, vacip ve sünnet olan bir muamele değildir

2. Üzerinde kazaya kalan oruç ve namazları için fidye verilmesini vasiyet eden kimsenin malının üçte birinden bu vasiyeti yerine getirilir.

3. Ölenin vasiyeti yoksa ve geride mirasçıları varsa, kul borçları ödendikten sonra malın tamamı varislerindir. Varisleri ıskat yapmağa zorlamak ve teşvik etmek doğru değildir. Çünkü din, varisleri böyle bir şeyle yükümlü tutmamıştır. Varisler kendi istekleriyle yaparlarsa ölen için bir sadaka olur.

Devir; dolaşmak, dönmek. Üzerinde çok miktarda namaz borcu olan kişi için, her namaza bir fidye olmak üzere hesaplanıp verilmesi büyük meblağ tutar ve bunu vermek çok zaman mümkün olmaz. Buna bir çare olmak üzere "devir" denilen bir usul ihdas edilmiştir. Buna göre meselâ; ölenin bir aylık namazının fidyesi esas almarak bu meblağ bir fakire verilir. Fakir de onu verene bağışlar. Oniki devir bir yılı karşılamak üzere kaç yıllık namaz borcu varsa o kadar devir yapılır.

Devir muamelesinin ilk tatbikatının nasıl olduğunu, paranın nasıl dağıtıldığını ve kimlere verildiğini açık olarak bilmiyoruz. Fakat bugün tatbik edildiği şekliyle devir, İslâmın ruhuna uygun bir muamele değildir. Eğer namaz borcu olduğu halde ölen kimseye hayır yapılmak isteniyorsa, varisleri onun namına fakirlere sadaka vermelidir. İslâmın ruhuna uygun olan budur. Ölenin bu konuda vasiyeti varsa o da "fakirlere sadaka vermek" şeklinde yerine getirilmelidir.

"Devir" hakkında peygamberimiz (s.a.s.) ve sahâbeden nakledilen hiçbir bilgi ve delil yoktur. Müçtehid imamlar zamanında da bu işleme rastlanmamaktadır. Devir şeklinin hicrî beşinci asırdan sonra ortaya çıktığı ve ıskat muamelesini kolaylaştırmak için şer'î bir çare olarak düşünüldüğü tahmin ediliyor. Ayrıca medrese talebesine yardım ve onları korumak gibi bir gaye de güdülmüş olabilir.

Iskat ve devir yanlış tatbik edilerek istismar edilen konulardır. Dinin aslında olmayan, fakat geçmişte âlimlerin fayda (maslahat) görerek tatbikine müsaade ettiği bir konu istismara, yanlış yorumlara ve suistimâle yol açmışsa, yine âlimler tarafından düzeltilmeli ve doğru tatbik edilmesi sağlanmalıdır.






SİZCE TÜRKİYEDE BU UYGULANIYOR MU?

Iskat, ölenin vasiyeti yoksa, farz, vacip ve sünnet olan bir muamele değildir

cümle açık,

belli bir zamana kadar herkes namazını kılıp orucunu tuttuğu için ıskat yoktu tabiiki,

fikrim ise şu ,

ölen kişi öldükten sonra eksik ibadetlerim var affedilmek umuduyla benim için kalan paramdan hayır yapın diyorsa yaparım,

benim varsa ölmeden önce kendim yapmaya çalışırım,

ama herkesin ibadetlerini eksiksiz yapması en güzeli ,

çevremde ise uygulayan yok..........


[color=green]

SİZCE TÜRKİYEDE BU UYGULANIYOR MU?





İster uygulansın ister uyulanmasın o bize düşmez ama sizinde ifade etmeye çalıştığınız gibi.....

Yapılan hiç bir hayır ve iyilik Allah yanında boşa gitmez. Verilen sadakalardan ve yapılan Sadaka-i cariyelerden dolayı müminin amel defterine daima sevab yazılır...

Evet ıskat ne farz ne vacip venede sünnet bir fiil değildir. fakat keffareti yemin ve keffareti savm ayetlerle sabittir. (maide süresi 84 ayet) tabi vasiyyet yoksa yapmaya zorlanılmaz hele fakir ise varisleri yapılması için baskı yapılmaz . ama arzu ederlerse meyyit için güzel olacağı faideli olacağı unutulmamalıdır. insan beşerdir geçirmediği olmamıştır benim görüşüm olarak.ve ve keffaretini yapmadan göçüp gitti ise yapılması daha ahsen olsa gerektir.



MAALESEF TÜRKİYEDE BU YAPILMAMAKTADIR. NE ACIDIR Kİ BAZI İMAM VE MÜFTÜ KARDEŞLERİMİZ TÜMÜNÜ KAST ETMİYORUM İÇLERİNDEN BAZILARI ISKATDA NE OLUYOR ÖYLE BİRŞEY YOKTUR KEFFARETİ YEMİNDE SAVMDA YOKTUR DİYORLAR BUNLARI YAŞIYORUZ ÜZÜLÜYORUZ TABİ AYETLE SABİT OLDUĞUNU GÖREMİYORLAR VEYA BİLEMİYORLAR ALLAH MUHAFAZA BUYURSUN İMANI ZEDELER İNKARA SEBEBİYET OLUR. MUHAKKAK ALLAH TEALA EN İYİ BİLENDİR.





[size=10pt][size=10pt]SELAM HURMETLER VE MUHABBETLER DİLERİM EFENDİM. ALLAH HEPİNİZDEN RAZI VE MEMNUN OLSUN [/size] [/size]

Evet uygulaniyor, uygulayan insanlar hala var


Evet uygulaniyor, uygulayan insanlar hala var
bnecede uygulamayanlar oldugu gibi uygulanan uygulayan bir çok insan var yani.ölmedi henüz iskat devir. ;) ;) ;)

paylasım için teşekkürler kardesim

http://www.mollacami.net/forum/index.php/topic,17354.0.html

biz vasiyeyti olmadığı halde hem babama hemde abime yaptırmıştık..

Devir muamelesinin ilk tatbikatının nasıl olduğunu, paranın nasıl dağıtıldığını ve kimlere verildiğini açık olarak bilmiyoruz. Fakat bugün tatbik edildiği şekliyle devir, İslâmın ruhuna uygun bir muamele değildir. Eğer namaz borcu olduğu halde ölen kimseye hayır yapılmak isteniyorsa, varisleri onun namına fakirlere sadaka vermelidir. İslâmın ruhuna uygun olan budur. Ölenin bu konuda vasiyeti varsa o da "fakirlere sadaka vermek" şeklinde yerine getirilmelidir.

"Devir" hakkında peygamberimiz (s.a.s.) ve sahâbeden nakledilen hiçbir bilgi ve delil yoktur. Müçtehid imamlar zamanında da bu işleme rastlanmamaktadır. Devir şeklinin hicrî beşinci asırdan sonra ortaya çıktığı ve ıskat muamelesini kolaylaştırmak için şer'î bir çare olarak düşünüldüğü tahmin ediliyor. Ayrıca medrese talebesine yardım ve onları korumak gibi bir gaye de güdülmüş olabilir.
:o

“Ölenin ardından ıskat ve devir adı altında bir para çevriliyor ve böylece ibadet borçlarının düşürüldüğü varsayılıyor. Para kişiye ‘al kabul et!’ diye veriliyor; alan kişi de ‘aldım, hibe ettim’ diyerek parayı alıyor ve geri veriyor; bu böyle defalarca yapılıyor. Bu nedir? Ölüye fayda sağlar mı? İbadet borçları düşürülmüş olur mu?”


Bu işlem, fart-ı şefkat sahibi (ümmete yoğun şefkatli) bir kısım eski ulemanın, ümmetin ibadet ihmallerine karşı bulduğu bir çeşit “borç ibadetleri düşürme ve bağışlatma” merasiminden başka bir şey değildir. Olay, kimi ibadetler için Kur’ân’ın öngördüğü fidye (mâlî bedel) ödeme gerçeğine dayandırılmak istenmiş; bu açıdan iyi niyetle başlatılmış; fakat zamanla gerçeği anlaşılmayarak içi boş bir törene dönüştürülmüştür. Amelleri, niyetleri ve Allah’ın af gerçeğini doğru anlamak şartıyla; günümüz itibariyle bu boş töreni sürdürmenin hiçbir gerekliliği kalmamıştır. Nitekim bir defa, âyet ve hadislerde ıskat ve devir diye bir şey yoktur. Var olan şey, fidyedir. Onun da esası ve şartları vardır: Şöyle ki:

Ölen kişinin zimmetinde olası iki türlü hak vardır: 1-Kul hakkı, 2-Allah hakkı. Ölenin zimmetindeki kul hakkı, yani insanlara olan borçları, bıraktığı maldan, öncelikle ve gerçek şekilde ödenir.

Sonra ödeme sırası, vasiyet etmişse Allah hakkına gelir. Vasiyet etmemişse, Allah hakkını ödemek vârislerin üzerine vacip değildir. Dilerlerse öderler. Bir kişinin; öldükten sonra Allah hakkının ödenmesi için vasiyet edebileceği en fazla tutar, bıraktığı malın üçte biridir. Daha fazla bir tutarı vasiyet edemez; vârislerini maldan ve mirastan mahrum bırakamaz.

Allah hakkı, kişinin üzerine farz olduğu halde zamanında yapmadığı için zimmetinde kalan namaz, oruç, zekât, hac, yemin, kurban ve kefaretlerden ibarettir. Bu da iki guruptur:

1-Âyetin ve hadisin, malî bedel ile ödenmesine imkân verdiği Allah hakkı. Bunlar: Zekât borcu, hac borcu, yemin borcu ve hastalık nedeniyle tutulamayan oruç borcudur.

2-Para ile ödeme imkânı bulunmayan Allah hakkı. Namaz borçları ile ihmal sonucu tutulamayan oruç borçlarıdır.

Kişi vasiyet etmişse, bu haklardan birinci gurupta olanlar terekesinin üçte biriyle ödenir. İkinci gurupta olanlara gelince; bunlar için fidye ödenebileceği hakkında âyet ve hadis olmadığından, kişinin; namaz borcu ile ihmale dayanan oruç borçları için her hangi bir ödeme yapılmasına gerek yoktur. Bunlar için, Allah’ın affını ummaktan başka çare de yoktur.

Vasiyet etmesi halinde, parası da olması şartıyla; ölen kimsenin zekât borcu varsa eksiksiz ödenir, hac borcu varsa vekâleten gidilir veya gönderilir, yemin borcu varsa, her bozduğu yemin için on fakire fidye verilir, hastalık nedeniyle tutamadığı oruç borcu varsa her günü için hesaplanarak fidye verilir.

Ölünün; her hangi bir biçimde Allah adına yemin etmiş ve yeminini bozmuş olması ihtimali varsa, her bozduğu yemin için on fakire fidye vermesi önemli bir Allah hakkıdır. Fakat yeminli konuşan birisi değilse, büyük ihtimal böyle bir haktan da söz edilmez. Bununla beraber tüm hayatı nazara alındığında, ihtimal ki bilinmeyen günlerde yemin etmiş ve yeminini bozmuş olabilir düşüncesiyle, eğer mümkünse, bunun için verilebildiği kadar fakirlere fidye verilebilir. Bunun için de imkânları çerçevesinde vârisleri yardımcı olmalıdırlar. Fakat namaz borcu ve ihmale dayalı oruç borçları için din-i mübinde fidye yoktur. Bu borçlar kul ile Rabb’i arasında bir sırdır. Rabb-i Rahîm dilerse affeder, dilerse hesap sorar; onu biz bilemeyiz. Bizim duâmız hiç şüphesiz affetmesi yönündedir. Bunun için ölen kişi hakkında ancak mağfiret isteriz. Mağfiret talebinin Kur’ân’da da, hadislerde de yeri vardır.

Ölünün parası varsa ıskat ve devir hiçbir fidyenin yerini tutmaz; fidyeler gerçek parayla ödenir. Ölünün parasının olmaması durumunda ise, ıskat ve devire gerek kalmadan tüm ödeme yükümlülükleri otomatikman düşer. Yani her iki halde de ıskat ve devire ihtiyaç yoktur. Ödemeler için, ölünün bıraktığı malın üçte biri kullanılır. Malın üçte biri yeterli olmadığında vârislerin rızaları çerçevesinde malın geri kalanından eksiği tamamlanabilir. Fakat vârisleri razı olmazlarsa, bu ödemeler için üçte birden fazla mal kullanılmaz. Geri kalanı Allah’ın affına havale edilir.

Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur ki: Tüm bu ödemeler gerçek ödemelerdir. Gerçek ödeme yapılmayacaksa, varislerin mali durumu buna elverişli değilse, “Aldım hibe ettim” yollu yalancı ödemeleri dine sokmak doğru değildir. Bunun yerine, doğrudan Allah’tan af beklenilmesi daha hayırlı, daha asil ve daha sahih bir davranıştır. Netice olarak: Ölünün bıraktığı malın üçte birinin,-az da olsa-böyle bilinen-bilinmeyen fidyelerden doğan manevî borçları için fakirlere sadaka olarak verilmesi, ölünün Allah hakkını ödemeye inşallah kifayet eder. Ölünün malı yoksa ölü için verilebildiği kadar sadaka verilerek, onu Allah’ın mağfiretine havale etmek, ıskat ve devir gibi tezgâhtan çok, ama çok daha evlâdır.

Sitemizde kopyacı alimler çoğalmış, bakıyorum hemen "bid'at" hükmünü veriverdiler... İskat ve devir her ölünün arkasından uygulanması gereken bir muameledir. İslam Fıkhı ilkokul Dinkültürü ve Ahlak bilgisi kitaplarından öğrenilecek kadar basit değildir.


Sitemizde kopyacı alimler çoğalmış, bakıyorum hemen "bid'at" hükmünü veriverdiler... İskat ve devir her ölünün arkasından uygulanması gereken bir muameledir. İslam Fıkhı ilkokul [size=15pt][font=Verdana]

Dinkültürü ve Ahlak bilgisi kitaplarından öğrenilecek kadar basit değildir.

Halis ECE

“Iskat” ve “devir”


"Iskat” lûgatte, düşürmek demektir. “Devir” de, döndürmek, çevirmek manalarınadır.

Dinî ilimler ıstılahında ise, kişinin sağlığında edâ edemediği namaz, oruç, kurban, adak, keffâret gibi ibadetlerinin, vefatından sonra fakirlere fidye ödenerek düşürülmesine ıskat tabir edilmekte... Ve bu maksatla ayrılan meblağın yeterli olmaması durumunda uygulanan yönteme de devir denmektedir.

Vefat eden bir mü’minin kazaya kalmış beş vakit farz namazları ile vitir namazlarının affedilmesi (uhdesinden düşürülüp manevî sorumluluğundan kurtulması), umuduyla verilen fidyeye (bedele) yani yapılan tasadduk işlemine ise “ıskat-ı salât” (namazı düşürmek) denir.

Cenab-ı Hak Kur'ân-ı Kerimde şöyle buyurmuştur: “Ey İnananlar! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allah'a karşı gelmekten sakınasınız (takva sahibi olasınız) diye, size sayılı günlerde farz kılındı. İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar. Oruca dayanamayanlar, bir düşkünü doyuracak kadar fidye verir. Kim gönülden (fidyenin dışında fazladan bir) iyilik yaparsa o iyilik kendisinedir...”(1)

Ayet-i celilede görüldüğü üzere oruç tutmaya gücü yetmeyen çok ihtiyar veya iyileşme umudu kalmayan hastaların, fidye vermeleri gerektiğine dair açık hüküm bulunmaktadır. İslâm âlimlerinin çoğunluğu, bu âyetten hareketle, mazeretli veya mazeretsiz orucunu tutmamış ve kaza etmeden vefat etmiş olan kimselerin oruç borçları için fidye ödenebileceğini ifade etmişler; oruç borcu olan kişilerin ölmeden önce bu hususta vasiyette bulunmalarını tavsiye etmişlerdir. Çünkü ölenin bu noktada vasiyetinin bulunması, bu kıyas (ölümden sonraki durumu hayattaki durumuna kıyas) hükmünü daha da kuvvetlendirecektir. Böyle bir vasiyette bulunulmuşsa; defin masrafı, varsa borçları düşüldükten sonra, terikenin üçte birinden bu vasiyetin yerine getirilmesi gerekir. Vasiyet yoksa; mirasçılar isterlerse miras malından, miras bırakmamış veya bıraktıkları yeterli değilse, kendi mallarından teberru’ (bağış) olarak da verebilirler. Keza yabancı bir kimse tarafından, ölen adına yapılacak tasaddukun sevabı da o mü’mine ulaşır.

***

ISKAT-I SALÂT

Gelelim “ıskat-ı salât” meselesine… Yani namazla alakalı fidye mevzuuna…

Hasta ölmüş, başı ile ima/işaret ederek de olsa kılamadığı namazları varsa, bu namazların kazası için herhangi bir vasiyette bulunması gerekmez.

Ancak işaret yoluyla da olsa kılmaya gücü yettiği halde kılmadığı/borçlu olduğu namazlar varsa, ölen kimsenin bu namazların sorumluluğundan kurtulabilmesi ümidiyle, adına tasadduk yapılabilmesi için malının üçte birinden vasiyette bulunması gerekir. Bu takdirde terikesinin (ölenin geride miras olarak bıraktığı malının) 1/3'ünden, hesaplanacak her farz namaz ve vitir namazı sayısınca namaz fidyesi verilerek, affedilmesi için Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulunulur.

Bu fidyenin miktarı oruç fidyesi kadar olup, bu da yarım sâ’ buğdaydan ibarettir.(2) Ancak esasta bir fidye, bir yoksulun günlük yeme-içme masrafına denk bulunmalı; kısacası verilecek fidye miktarında temel ölçü bu olmalıdır.

***

Ve yine ölen kimse, oruçta olduğu gibi ıskat-ı salât için de bir şey vasiyet etmemiş ise, mükellef mirasçılardan birisinin veya birkaçının teberru’ olarak vereceği mal yahut para ile de ıskat-ı salât muamelesi yapılabilir.

Bir kimse hayatta iken namaz için fidye veremez. Çünkü bu namazları kaza etme/edebilme ihtimali vardır. Fakat bunları kaza edemeyeceğini dikkate alarak vasiyette bulunursa, bu vasiyet ölümünden sonra mirasçıları varsa terikenin üçte birinden, mirasçısı yoksa malının tamamından yerine getirilir.

***

DEVİR MESELESİ VE USÛLÜ

Namaz fidyesi için ayrılan para yeterli olmazsa, bu işlem, devir yoluyla on fakire veya yine bu yolla bir yahut birkaç fakire verilebilir. Yani bir miktar para fidye olarak fakire/fakirlere verilir, o da bunu alıp kabul ettikten sonra tekrar iade eder, aynı para tekrar fakire fidye olarak verilir ve bu işlem fidye meblağına ulaşıncaya kadar devam eder. Öteden beri yapılagelen devir usûlü budur. Dileyen kabul eder, dileyen etmez. Ona bir diyeceğimiz olamaz. Biz meseleyi imkânlarımız-vüs’atimiz nisbetinde ilmi bir çerçevede enine-boyuna ele almaya çalıştık. Sonrası okuyanların bileceği iştir.

Dilerseniz bunu bir misalle açmaya-anlatmaya çalışalım. Mesela bir yıllık namaz borcu olan kimse ölse, bir aylık namazı vitirle birlikte 180 vakit, bir yıllık namazı ise 2160 vakit eder. O yılın fidyesini 6 lira kabul edersek bir aylık namaz fidyesi, 1.080 lira olur. Iskât-ı salât için de mesela yalnız 1.506 lira ayrılmışsa, bu meblağ on fakire 108’er lira olarak hibe edilir. Fakirler de aynı parayı tekrar, ölünün mirasçısına hibe ederler. Bu hibeleşme 10 defa devir edildiğinde, bir yıllık namazın toplam fidye tutarına ulaşılır. Ancak kişinin ne kadar kaza borcu olduğu genelde bilinemeyeceğinden, ihtiyaten mükellef olduğu bütün yıllar hesaba katılarak devir yapılır. Şöyle ki:

Ölen kişi erkek ise on iki, kadın ise dokuz yaşından sonraki yaşadığı yıl hesap edilir Bu zaman içinde namazlarını kılmış olsa bile, bunların kılınmasında noksanlar bulunacağı düşüncesi ile bütün bu müddet içindeki namazları için fidye verilmesi tercih edilir. Mesela, ölen bir erkeğin ömrü yetmiş yıl olsa, bunun elli sekiz senesi için her namaz karşılığında bir fitre miktarı fidye verilir, ya da devir yapılır.

Namaz fidyesinden sonra; oruç, kurban ve yemin keffâreti için ayrıca para ayrılıp hesaba katılmamışsa, bunlar için de tekrar “devir” yapılır. Nafile olarak başlanıp bozulduktan sonra kaza edilmemiş namazlar, adanmış fakat kılınmamış namazlar ve yine adanmış ama kesilmemiş kurbanlar için de bir miktar devir yapılır. Hatta yapılmamış tilavet secdesi de bir vakit namaz sayılarak bundan dolayı da fidye verilir.

Namaz fidyesinin tamamını bir fakire bir günde vermek caizdir. Fakat oruç ve yemin keffâretleri böyle değildir. Bu fidyeler bir günde bir şahsa ancak bir tane verilebilir, toptan verilemez. Ya da ayrı-ayrı kişilere verilir. (keffâretlerle ilgili daha geniş bilgi için “Keffâret nedir, kaç kısma ayrılır?” başlıklı yazımıza bakılabilir.)

***

ISKAT-I SALÂTIN HÜKMÜ

Namaz için fidye vermeye dair açık bir delil ve icma’ yoktur. Ayrıca bu usûl, delille sabit olan oruç fidyesine kıyas yolu ile de kabul edilmiş değildir. Bu bir ihtiyat işidir; hassas-dikkatli-ölçülü, güzel, tedbire dayalı bir davranıştır.

Fidye ile oruç borcunun düşeceği nass (ayetle, kesin delil) ile sabittir.
Nitekim bazı Hanefî âlimleri edille-i fer’iyye’den istihsan deliline dayanarak bu işi güzel bulmuşlar ve bu noktada namazı oruca benzetmişlerdir. Hatta namaz oruçtan daha önemlidir; bu yüzden kazasına imkân bulunmayan namazlar için fidye vererek, Cenâb-ı Hakk’tan af dilemek bir ihtiyattır, demişlerdir. Mesela bu cümleden olarak İmam Muhammed eş-Şeybanî (rh.) “Ziyâdât” adlı eserinde “namaz fidyesi, namaz borcu için 'İnşaallah kifayet eder/yeterli olur” demiştir. Zira fidye ile namaz borcunun düşeceği nassa veya kıyasa dayansaydı, daha kesin bir üslup kullanılması gerekirdi. Meselenin Allah’ın meşiyyetine/dilemesine bırakılması, bunun bir ümit olduğunu gösterir. Mü’min ise zaten “korku ve ümit arasında olan kişi” değil midir? Allah’ın rahmetinden, af ve mağfiretinden de ümit kesilmeyeceğine göre, bu da güzel bir uygulamadır, diyebiliriz.

Fahru’l-İslâm İmam Pezdevi (rh) Usûl’ünde şöyle diyor: “Namaz hakkında fidyenin cevazına (yeterli olacağına), oruç hakkında hükmettiğimiz gibi hüküm veremeyiz. Ancak namaz hakkında fidyenin lütfen kabulünü Allah tarafından bir ihsan olarak isteriz."

Diğer yandan İmam İbnü’l-Hümâm (rh.) gibi içtihad etme derecesini kazanmış bir zatın da, “Fethu’l-Kadir” adlı eserinde; Hanefi imamlarının istihsânına göre, namazın oruca benzediği, oruçla fidye arasındaki alakanın, namazla fidye arasında da sabit olduğu ifade edilmiştir. Eğer bu benzerlik sabit olursa maksat hasıl olmuş, netice elde edilmiş olur. Değilse, namaz fidyesi bir birr u ihsan/iyilik ve ikram kabilinden olur. Birr ve ihsan ise kötülükleri yok eder. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “Şüphesiz iyilikler kötülükleri yok eder.” (3)

Keza temel fıkıh kitaplarımızdan Kuhistanî'de de şöyle deniliyor: "Eğer ölü, namaz için fidye verilmesini vasiyet etmemiş ise, velisinin bağış yapması caizdir. Bunun müstahsen (güzel) bir iş olduğu görüşünde ihtilaf/ayrılık-gayrılık yoktur. Bunun sevabı ölüye ulaşır."

***

S O N U Ç

Bu usûl, bazılarının sandığı gibi, sonradan İmam Birgivî hazretleri tarafından ileri sürülmüş bir şey değildir. Doğrusu; bu mesele, yukarıda da açıklamaya çalıştığımız üzere, Hanefî fıkhı üzere yazılmış en eski eserlerde de bu şekilde mevcuttur.

İşin hakikati; bizler hiç bir zaman namaz fidyesi ile namaz borçlarımızın ödenmiş olacağını ileri sürmeyiz-süremeyiz. Fakat tarafımızdan âcizane verilecek sadakalar, yapılacak hayırlar vesilesiyle de, Allah'ın lûtfuna-fazl u ihsanına kavuşmaktan ümidimizi kesmeyiz. Halis bir niyetle yapılan hiçbir hayır ve iyilik Allah yanında boşa gitmez. Verilen sadakalardan ve yapılan vakıflardan dolayı mü’minin amel defterine daima sevab yazılır durur.

Şunun da bilinmesi gerekir ki; bir ölü vasiyet etmediği takdirde, onun varisleri, geriye bırakmış olduğu maldan fidye vermek zorunda değildir. Hele varisler fakr u zaruret içerisinde iseler, bir gelenek ve iyilik düşüncesi ile bu fakir varisleri fidye vermeye yöneltmek uygun bir davranış olmaz. Bilhassa varisler arasında çocuklar ve yetimler de varsa, bunların hisselerinden fidye verilmesi asla caiz olmaz.

Bir de kendileri ile devir yapılacak kişiler arasında çocuk, bunak, deli, zengin ve gayr-i müslim bulunmamalı... Bu hususlara mutlaka dikkat edilmelidir.

Ayrıca; namaz, oruç, yemin ve adak gibi borçlar için, kişinin ölümünden sonra verilen bu fidyelerin bir esbâb-ı mucibesi (gerekçesi) olması gerekir. O bakımdan mü’min, ölümünden önce bu gibi yerine getiremediği farz ve vacip ibadetleri tesbit ederek mümkünse sağlığında kaza ve telâfi etmeye gayret göstermeli... Bu mümkün olmadığı takdirde servetinin üçte birine kadar olan kısmını, vasiyetnâme düzenleyerek bu iş için tahsis etmelidir. Eğer ayrılan servet bu borçları karşılamazsa, bundan sonra Cenâb-ı Hakk’ın, kişinin gücünü aşan bu fazlalığı mağfiret etmesi/bağışlaması umulur.

Oruç keffâretinde Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) yoksul sahabeye gösterdiği kolaylığı burada bir kez daha hatırlayarak mevzumuzu noktalayabiliriz.

Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Bir adam Rasûlüllah’a (s.a.v.) gelerek;

- “Mahvoldum” dedi. Rasûlüllah;

- “Seni mahveden şey nedir?” buyurdu. Adam:

- “Ramazanda eşimle cinsel ilişkide bulundum” dedi. Rasûl-i Ekrem;

- “Bir köle azad et” buyurdu. Adam;

- “Köle bulamam” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.);

- “Peşpeşe iki ay oruç tut” buyurdu. Adam;

- “Buna da gücüm yetmez” deyince, Rasûl-i zî-şân (s.a.v.);

- “Altmış yoksulu doyur” buyurdu.

Buna da gücü yetmeyince, bir sepet içinde hurma getirildi. Allah’ın Rasûlü ona, bunları yoksullara tasadduk etmesini söyledi.

Adam, Medine’de kendilerinden fakir kimse olmadığını söyleyince, Rasûlüllah (s.a.v.) gülümsedi ve şöyle buyurdu:

- “Git; bunları aile ne yedir.” (4)


DİPNOTLAR
(1) Bakara suresi, 2/183-184.
(2) 1 sâ’, şer’î dirheme göre, 2, 917 kg.; örfî dirheme göre ise 3,333 kg. eder.
(3) Hud suresi, 11/114; İbn Abidin, 1, 685; eş-Şürrünbülali, Merakı’l-Felah, 24.
(4) eş-Şevkani, Neylü’l-Evtar, 4, 214.

Devir" hakkında peygamberimiz (s.a.s.) ve sahâbeden nakledilen hiçbir bilgi ve delil yoktur. Müçtehid imamlar zamanında da bu işleme rastlanmamaktadır


Devir" hakkında peygamberimiz (s.a.s.) ve sahâbeden nakledilen hiçbir bilgi ve delil yoktur. Müçtehid imamlar zamanında da bu işleme rastlanmamaktadır


Olduğunu iddia eden yok ki zaten, sadece yukardaki yazıyı dikkatlice ve şiddetle okumanız tavsiye edilir...

Lakin şu kadar var ki bu bir itikad inanç meselesidir. Siz ister uygulayın ister uygulamayın...
Ama bak yukarda kardeşimizin babasına abisine yapmışlar hemde vasiyyeti olmadığı halde...
Dedikya inanç itikat başta anlayış farkı...
Emenne ve saddekna


Fıkıh - İlmihal

MollaCami.Com